21 Şubat 2020 Cuma

TEKNOLOJİ KABUSU



Teknolojideki gelişme beni korkutuyor. Hayır, yanlış oldu; bildiğiniz dehşete düşürüyor. Korkarım ki yakında, evreni ele geçiren makineler senaryolu tüm Hollywood filmleri gerçek olacak. Yeni nesil gelişmiş bir teknolojinin içine doğduğundan pek farkında değil muhtemelen, eski kuşak ise teknolojiden hâlen biraz uzak olduğundan çok idrak edemiyor olabilir ancak tüm geçiş dönemlerini birebir yaşamış bizler… Sadece telefondaki gelişim bile ürkütücü. Nasıl mı?

            Evimize ilk telefon bağlandığı günü hatırlıyorum ben. Babam tam on yıl önce yazılmış. “Telefona yazılmak” diye bir tabir vardı o zamanlar. İnsanlar postaneye gidip kaydoluyorlardı ve sıraları geldiğinde telefonları bağlanıyordu ki buna da “telefon çıktı” deniyordu. Yani babamın yazıldığı telefon bize çıktığında aradan on yıl geçmişti. Postaneden gelip telefonu bağladıklarında bizim için heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. “Telefon ne zaman açılacak?” Zira o günlerde telefonun bağlandıktan hemen sonra kullanıma açılması gibi bir lüksümüz yoktu. Ne kadar zaman sonra açıldı bilmiyorum. Muhtemelen bir iki hafta sürdü ama çocuk algımla bana asırlar gibi gelmişti. Sadece ben değil, arkadaşlarım da bekliyordu bu özel günü. Her gün okula giderken sorarlardı açıldı mı diye? O büyük gün geldiğinde de görmeye gelmişlerdi sırayla. Yaklaşık sekiz yıl sonra ablamlar telefon almak istedi. Eniştem gitti, başvurusunu yaptı, ertesi gün gelip bağladılar ve bağlar bağlamaz açıldı. Hayatımızın şokunu yaşatan ise artık telefonları insanların kendisinin alabilmesiydi. Zira bizimkini zimmetli olarak postane vermişti. Dışarıda satılan bir şey değildi. Ablamların telefonu teknolojide bir zirveydi bizim için. Son aradığın numarayı geri arayan bir tuşa sahip olmakla kalmıyor, bir de biriyle konuşurken sesin tüm odaya verilmesine imkân sunuyordu.

Biz lise yıllarında ceplerinde jeton taşıyan gençlerdik. Eve geç kalacağımızı eğer çalışan bir ankesörlü telefon bulursak içerideki kendini bilmezin konuşmasını bitirmesini ara sıra telefon kulübesinin camını tıklatarak bekledikten sonra, şayet telefon jetonumuzu yutmazsa ailemize haber verebilen… Üniversitede tanıştığımız telefon kartlarını manyetik alandan korumaya çalışan, çalışmayan kartlar için form doldurmak zorunda kalan, mezun olacağımız yıl yaygınlaşan cep telefonu lüksüne sahip olmuşsak o devasa aletleri koymak için büyük çantalar taşımak zorunda kalan… Zira cep telefonları ilk üretildiğinde cepler için değildi. Zaten aslında cep telefonun adı da cep telefonu değil, mobil telefon. Bu telefonlara cep telefonu adını kim taktı acaba ya da o şahsın cepleri ne büyüklükteydi, merak ettim şimdi.

            Cep telefonumu yenilememin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki bir kafenin önüne arabamı park ettim. İçeri girdim. Siparişimin gelmesini beklerken telefonumu kurcalayayım dedim. Ekranda bir mesaj: “Arabanızı biraz önce şu adrese park ettiniz.” Gözlerim büyüdü. “Nasıl yani!” dedim. “Nasıl yani!”yi “Yok artık!” takip etti. Alt tarafı yedi yıl önce park ettiği yeri kaybedip arabasını bulmak için mahalle muhtarından, zabıtaya kadar giden ve yaklaşık iki saat harcamış bir insandım. Ben daha haddinden fazla ukala, her daim burnunun dikene giden, işine gelmeyeni anlamayan, aramızda bir samimiyet olmamasına rağmen bana adımla hitap eden, zaman zaman atarlanan telefondaki o hatuna alışamamışken…

Teknolojideki gelişim ürkütüyordu zaten, üstüne bir de Dan Brown’un Başlangıç adlı romanını okuyunca iyice psikopata bağladım. Yakında cep telefonumun beni evden atmasından korkuyorum. Kendisiyle zıt gitmemeye çalışıyorum. Evde en güzel yere koyuyorum. Şarjını eksik etmiyorum. Kısacası rahat ettirmek için elimden geleni yapıyorum. Zira bir sabah uyandığımda kendimi pijamalarımla kapının önünde bulabilirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder