Teknolojideki gelişme
beni korkutuyor. Hayır, yanlış oldu; bildiğiniz dehşete düşürüyor. Korkarım ki
yakında, evreni ele geçiren makineler senaryolu tüm Hollywood filmleri gerçek
olacak. Yeni nesil gelişmiş bir teknolojinin içine doğduğundan pek farkında
değil muhtemelen, eski kuşak ise teknolojiden hâlen biraz uzak olduğundan çok
idrak edemiyor olabilir ancak tüm geçiş dönemlerini birebir yaşamış bizler…
Sadece telefondaki gelişim bile ürkütücü. Nasıl mı?
Evimize
ilk telefon bağlandığı günü hatırlıyorum ben. Babam tam on yıl önce yazılmış.
“Telefona yazılmak” diye bir tabir vardı o zamanlar. İnsanlar postaneye gidip
kaydoluyorlardı ve sıraları geldiğinde telefonları bağlanıyordu ki buna da
“telefon çıktı” deniyordu. Yani babamın yazıldığı telefon bize çıktığında
aradan on yıl geçmişti. Postaneden gelip telefonu bağladıklarında bizim için
heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. “Telefon ne zaman açılacak?” Zira o günlerde
telefonun bağlandıktan hemen sonra kullanıma açılması gibi bir lüksümüz yoktu.
Ne kadar zaman sonra açıldı bilmiyorum. Muhtemelen bir iki hafta sürdü ama
çocuk algımla bana asırlar gibi gelmişti. Sadece ben değil, arkadaşlarım da
bekliyordu bu özel günü. Her gün okula giderken sorarlardı açıldı mı diye? O
büyük gün geldiğinde de görmeye gelmişlerdi sırayla. Yaklaşık sekiz yıl sonra
ablamlar telefon almak istedi. Eniştem gitti, başvurusunu yaptı, ertesi gün
gelip bağladılar ve bağlar bağlamaz açıldı. Hayatımızın şokunu yaşatan ise
artık telefonları insanların kendisinin alabilmesiydi. Zira bizimkini zimmetli
olarak postane vermişti. Dışarıda satılan bir şey değildi. Ablamların telefonu
teknolojide bir zirveydi bizim için. Son aradığın numarayı geri arayan bir tuşa
sahip olmakla kalmıyor, bir de biriyle konuşurken sesin tüm odaya verilmesine imkân
sunuyordu.
Biz lise yıllarında
ceplerinde jeton taşıyan gençlerdik. Eve geç kalacağımızı eğer çalışan bir
ankesörlü telefon bulursak içerideki kendini bilmezin konuşmasını bitirmesini
ara sıra telefon kulübesinin camını tıklatarak bekledikten sonra, şayet telefon
jetonumuzu yutmazsa ailemize haber verebilen… Üniversitede tanıştığımız telefon
kartlarını manyetik alandan korumaya çalışan, çalışmayan kartlar için form
doldurmak zorunda kalan, mezun olacağımız yıl yaygınlaşan cep telefonu lüksüne
sahip olmuşsak o devasa aletleri koymak için büyük çantalar taşımak zorunda
kalan… Zira cep telefonları ilk üretildiğinde cepler için değildi. Zaten
aslında cep telefonun adı da cep telefonu değil, mobil telefon. Bu telefonlara
cep telefonu adını kim taktı acaba ya da o şahsın cepleri ne büyüklükteydi,
merak ettim şimdi.
Cep
telefonumu yenilememin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki bir kafenin önüne
arabamı park ettim. İçeri girdim. Siparişimin gelmesini beklerken telefonumu
kurcalayayım dedim. Ekranda bir mesaj: “Arabanızı biraz önce şu adrese park
ettiniz.” Gözlerim büyüdü. “Nasıl yani!” dedim. “Nasıl yani!”yi “Yok artık!”
takip etti. Alt tarafı yedi yıl önce park ettiği yeri kaybedip arabasını bulmak
için mahalle muhtarından, zabıtaya kadar giden ve yaklaşık iki saat harcamış
bir insandım. Ben daha haddinden fazla ukala, her daim burnunun dikene giden,
işine gelmeyeni anlamayan, aramızda bir samimiyet olmamasına rağmen bana adımla
hitap eden, zaman zaman atarlanan telefondaki o hatuna alışamamışken…
Teknolojideki gelişim
ürkütüyordu zaten, üstüne bir de Dan Brown’un Başlangıç adlı romanını okuyunca iyice psikopata bağladım. Yakında
cep telefonumun beni evden atmasından korkuyorum. Kendisiyle zıt gitmemeye
çalışıyorum. Evde en güzel yere koyuyorum. Şarjını eksik etmiyorum. Kısacası
rahat ettirmek için elimden geleni yapıyorum. Zira bir sabah uyandığımda
kendimi pijamalarımla kapının önünde bulabilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder