Adını vermek istemediğim ünlü markalardan birinin, şubelerinden birine giriyorum. Satış elemanı bir badi tutuşturuyor elime. Fitilli dokusunun yanı sıra oldukça kısa bir badi. Bu, zayıf biri olmama rağmen beni kısa ve şişman gösterir, diye itiraz ediyorum ama eleman kesiminin çok iyi olduğunu söylüyor ve denemem hususunda ısrarcı davranıyor. Sonunda denemekten ne çıkar, diyorum ve giyiyorum badiyi. Sonuç gerçekten mükemmel. Sanki benim için özel olarak üretmişler. Hem çok yakışıyor, hem de oldukça zarif ve ince görünüyorum. Eleman haklıymış, diyorum. Kesimi çok iyi. Bu tarzda bile zarif gösterebilmeyi başarmışlar. Ayrıca başlayan sıcaklar, sene sonu koşuşturması, yoğun kitap fuarları derken birkaç kilo vermiş olduğumu da fark ediyorum sevinerek. Hemen satın alıyorum. Kaldırıyorum dolabımın en güzel köşesine. Uzun zaman onu giyecek özel bir an bekliyorum. Derken beklediğim an geliyor. Ancak maalesef o süre zarfında kilo aldığımı bu kez üzülerek fark ediyorum. Badi üzerimde çok kötü duruyor ve beni olduğumdan kilolu gösteriyor. Bir daha giyilmemek üzere dolabın ücra bir köşesine fırlatıyorum.
Bir gün aynı markanın başka bir şubesinin önünden geçerken uzun zamandır aradığım tarzda bir gömlek çarpıyor gözüme. Hemen giriyorum mağazaya. Denemem ve üzerimde fevkalade duran gömleği satın almam toplam beş dakika sürüyor. Eve gelip yine özenle yerleştiriyorum dolaba. Stüdyo fotoğrafı çektireceğim bir gün gömleği yanıma alıp gidiyorum. Stüdyoda apar topar değiştiriyorum üzerimi. Fotoğraf çekiliyor. Heyecanla bekliyorum fotoğrafların çıkmasını. Ancak gömleğin fotoğrafta aynı performansı vermediğini üzülerek görüyorum. Gerçeğini fotoğrafa bire bir yansıtamayan objektiflere verip veriştiriyorum.
Yine aynı mağazadan su yeşili bir kazak alıyorum. Su yeşili benim rengim. Tenime çok iyi uyum sağlayan bir renk. Üstelik kazağın rengi şu yeşilinin o güne kadar gördüğüm en güzel tonu. Üzerimde öyle muhteşem duruyor ki, etiketine falan bakmadan uzatıyorum kredi kartımı. Yine özenle kaldırıyorum dolabıma. Aradan uzun bir zaman geçiyor. Doğum günümde giyiyorum kazağımı. O günün yıldızı her türlü benim. Her gören doğum günümü kutluyor ancak kazağım tek bir iltifat bile almıyor. Sıradan bir kazak giyip gelmişim muamelesi görüyorum. Gözüm aynaya takılıyor. Hakikaten de üzerimde sıradan bir kazak var. Doğru kombinleyemediğimi ve o canım kazağı heba ettiğimi üzülerek fark ediyorum.
Havaların ayarsız olduğu bir gün üzerime bir şey almadan dışarı çıkıyorum. Saatler ilerledikçe üşümeye başlıyorum. Mevsimlik bir monta da ihtiyacım var. Hazır bu bahaneyle alayım diyerek birkaç mağaza dolaşıyorum ancak içime yatan bir mont bulamıyorum. Sonra yine o markanın bir şubesine gidiyorum. Satış elemanı hayatım boyunca hiç giymediğim ve asla da giymeyeceğim renkte bir mont uzatıyor. Hayır diyorum, hayır hayır hayır. Hayatta giymem ben bu rengi. Bir deneyin diye yine ısrar kıyamet. Sırf dillerinden ve ellerinden kurtulmak için giyiyorum. Aynaya bakmamla şok oluyorum. İlk görüşte aşk diye bir şey varsa kesinlikle bu olmalı. Hemen almaya teşebbüs ediyorum ancak düşündüğüm fiyatın çok üzerinde. O an bunu gözüm görmüyor mevzu bu değil ama yanımda yeterli meblağ yok. Büyük bir hüsranla eve geliyorum. Tüm akşam, gece boyu, ertesi gün iş yerinde o montu sayıklıyorum. İşten çıkar çıkmaz mağazaya koşuyorum ancak satılmış olduğunu ve hiçbir şubede bedeninin kalmadığını yıkılarak öğreniyorum. Sevdiğine kavuşamamış hatta ben sevdim eller aldı modunda haftalarca dolaşıyorum üzgün üzgün ortalıkta. Mont da mont diye sayıklamalarım bitmiyor.
Sonunda mucize gibi bir şey oluyor. Aynı montu bir internet sitesinde buluyorum tesadüfen. Hemen sipariş veriyorum tabi. Bu mutlu haberi de haftalarca kafalarını şişirdiğim arkadaşlarımla paylaşıyorum. Hep beraber kargoyu bekliyoruz heyecanla. Sonunda beklediğimiz kargo geliyor. Apar topar açıyoruz paketi, montu giyiyorum hemen. Hepsinin gözünde oluşacak olan yıldızlara kendimi hazırlamış vaziyette bakıyorum yüzlerine lakin yüzlerde yıldızı geçtim ufacık bir parıltı hadi onu da geçtim, bir beğeni kırıntısı bile göremiyorum. Dilleri tutuldu diyeceğim ama hepsinin yüzünde günlerdir mont mont diye sayıkladığın, yere göğe sığdıramadığın şey bu mu ifadesi var.
Yanlış bir mont mu sipariş verdim diye kendimden şüpheye bile düşüyorum bir ara. Ama mümkün değil. O an bir aydınlanma yaşıyorum. Bugüne kadar o markadan aldığım hiçbir şey daha sonra giydiğimde aynı performansı vermedi. Eve gider gitmez tek tek giyiyorum oradan aldığım kıyafetleri. Sonuç felaket. Hemen üzerime montu giyip o mağazada alıyorum soluğu. Direkt soyunma kabinlerine geçip aynaya bakıyorum.
Aynadaki aksimi görünce vuruluyorum kendime, neredeyse imza isteyeceğim kendimden. “Top modellerden biri şehrimize gelmiş, aman efendim ne şeref!” Gerçek, beynimde şimşek gibi çakınca o an elimdeki çantayı çıkarıp aynaya dalmak geçiyor içimden hatta ayakkabımı çıkarıp fırlatacağım ama karşıdan öyle güzel görünüyorum ki kıyamıyorum kendime. Bir daha bu mağazadan bir şey alırsam, diye ayrılıyorum edebimle. Yol boyu ben o aynayı üretenlerin de, oraya koyanların da, buna alet olanların da diye başlayan cümlelerle, failler hakkında fikir beyan ederken az biraz, peki tamam oldukça, edepsizleşiyorum. Lakin sonuna kadar hak ettikleri kanısındayım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder