28 Mayıs 2024 Salı

SAĞLIK MI, ECEL Mİ?

Bir yazı okudum. Konusu insan ömrünün uzatılmasıydı. İnsanlar yeteri kadar sağlıklı olurlar ve herhangi bir kazaya uğramazlarsa çok uzun süre yaşayabilirler diyordu yazıda. Bütün düşüncelerim, duygularım karmakarışık oldu hatta beyin hücrelerimin bir kısmı yanmış bile olabilir. Bildiğiniz alt üst oldum.

Ben kaderci biri olarak, her canlıya belirli bir süre ömür bahşedildiğine inanan; buna tutunarak yaşayan bir insandım. Ölüme dair düşüncelerimi “İnsanı eceli korur.” tespiti ile özetleyebiliyordum. Bana göre bir canlı ancak ölecekse ölürdü. Kendisine bahşedilen ömrü dolmuş birini yaşatmak imkânsızdı. Tıpkı eceli gelmediyse öldürmenin imkânsız olduğu gibi… Şimdi bütün inanç sistemim sarsıldı. 

Gerçekten böyle bir şey mümkün müdür? Biz bahşedilen ömür kadar değil de sağlığımız el verdiği ölçüde mi yaşıyoruz? Ömrü uzatmak mümkün mü? Eğer öyleyse brokoli falan yemeye başlayacağım. Lütfen biri beni aydınlatsın.

21 Mayıs 2024 Salı

İSTEMEDEN GELEN SU ZEMZEMDİR

‘İstemeden gelen su zemzemdir.’ Zamanın behrinde biri demişti bunu bana. Muhtemelen bir teyzeydi. Eğer sen istemeden biri sana su verirse zemzem niyetine geçermiş. Mutlaka içilmeliymiş. Büyükler söylüyorsa bir bildiği vardır diyerek her daim büyüklerin sözünü dinleyen, tecrübeye saygısı sonsuz olan ben düstur ediniyorum bunu. Ne zaman biri bana istemeden su getirse büyük bir minnetle kabul edip susamamış olsam bile içiyorum.

Bir gün, yıllardır hem de haftanın en az üç günü gittiğimiz selfservis bir lokantada çalışanlardan biri getirip masaya yarım litrelik su bırakıyor. Eski ve sevdikleri müşterileri olmamız hasebiyle yaptıklarını düşünüyorum ve çok hoşuma gidiyor bu jest. Çok su içen biri olmadığım halde zemzem geldi deyip içiyorum suyu. Hatta arkadaşıma da içiriyorum. Ertesi gün yine gidiyoruz bu kez su gelmiyor, yemeği zemzemsiz tamamlayıp kalkıyoruz. Birkaç gün sonra aynı amca yine su getiriyor ve gülümseyerek koyuyor önümüze zemzemimizi. Aynı şekilde yine içiyoruz. Ara ara devam ediyor bu durum. Lokantanın bu tutumundan son derece memnunuz. Sonra bazı su firmalarının lokantalara ücretsiz su verdiğine dair bir duyum alıyoruz. Amcanın ücretsiz gelen suları verdiğini anlayınca devamlı ve sevildiğimiz müşteri olduğumuz için su getirdikleri teorimizin suya düşmesi biraz içimizi burksa da hala istemeden geldiği ve benim nazarımda kesinlikle zemzem olduğu için çok da önemsemiyorum.  Lokantaya her gidişimde amcanın su getirmesini beklemeye başlıyorum. Getirmediği günler üzülüyorum. Getirdiği zaman eğer suyu bitiremezsem kalanını boşa gitmesin diye yanıma alıyorum. 

Bir gün aynı lokantaya bir arkadaş gurubuyla gidiyoruz. Bu kez masaya dört beş tane su bırakıyor amca. Ben hemen açıyorum. Yemekten kalktıktan sonra arkadaşlardan biri kasaya yöneliyor ve o tarihi soruyu soruyor. Suların kaçını içtik? Afallıyorum. Neden soruyorsun? diyorum. Bu kez afallama sırası arkadaşta. Parasını ödeyeceğim diyor. Nasıl diyorum büyük bir şaşkınlıkla…

Meğer bana zemzem gelmiyormuş, amca bildiğiniz su satıyormuş. Müşterinin birinin her gelen suyu zemzem niyetine içeceğinden bihaber, pazarlama dehası amcanın haince su satma teşebbüsleri elinde patlıyor. Yemeklerle başlayıp, yemekleri yoğurt, cacık, hoşaf türü içeceklerin, bu içecekleri tatlı reyonunun, tatlıyı ekmeklerin, ekmekleri ise su şişelerinin takip ettiği ve sırayla alacağımız her şeyi aldıktan sonra kasaya ulaşıp ödeme yaptığımız bir sistemde hangi akla hizmet masama sonradan su getirip bıraktığını anlayamadığım işgüzar amcaya çok kızıyorum. Üstelik zemzem sanarak içtiğim suların zemzemi geçtim, parasını ödemeden içtiğim suya dönüşmüş olması daha da kızdırıyor beni. 

Arkadaşlara anlatıyorum durumu. O güne kadar zemzem niyetine kaç su içtiğimi hatırlamamın, sayısını tespit etmemin imkanı yok. Geriye tek bir çözüm kalıyor: Daha önce dalgasını geçtiğimiz, arkadaşlar arasında kim kime ne kitleyebilir diye yarıştığımız yöntemimizi gerçekten uygulamak. 

Herkes son derece keyifli. Tüm arkadaşlarımın kahkahaları arasında uzun zamandır müşterileri olmamız hasebiyle bizi tanıyan lokanta sahibine gidiyoruz. Durumu açıklıyorum ve ardından başım yaklaşık otuz derecelik bir açıyla sağa yatık ve durumun olmazsa olmazı olarak kesinlikle uzatarak ekliyorum “Allah kabul etsinnnnnnnnnnnnnn”

14 Mayıs 2024 Salı

FENA KİTLERİM

Her geçen gün yeni kavramlar, yeni kelimeler ekleniyor dilimize. Sonra bir de aynı kavramların farklı versiyonları… 

Gençlerin, özellikle de belirli bir harçlıkla hayatını idame ettiren öğrenci milletinin arasında “KİTLEME” denilen bir olay var mesela. Anlamı herkesçe malum olsa da kısaca açıklayayım: Bir mal ya da hizmet alımında yapman gereken ödemeyi karşındakine yaptırma durumu. Örneğin çay, kahve içersin hesabı kitlersin, bir yere gidersin yol parasını kitlersin vs. Bu kitleme olayı ise genellikle eylem gerçekleşmeden yapılır. Hatta bu kitleme durumunun “Kanka bugün çaylar senden.” ya da “Hacı taksi paralarını ateşlersin.” gibi çeşitli söylemleri vardır. 

Geçtiğimiz günlerde kitlemenin yeni bir versiyonunu öğrendim. Lakin bu versiyonda bir fark var. Bu kez kitleme, eylem gerçekleşip son bulduktan sonra yapılıyor. Örneğin bir şeyler yiyip içiyorsunuz sonra kalkarken guruptan birine dönüp başınızı sağa doğru hafifçe eğerek ve mutlaka uzatarak şöyle diyorsunuz :“Allah kabul etsinnnnnnn!” 

Denemeyenlere şiddetle tavsiye olunur. Hadi bakalım:

- Allah kabul etsinnnnn!

7 Mayıs 2024 Salı

ÇOCUK İSİMLERİ

Bazen öyle ilginç ve enteresan isimlerle karşılaşıyorum ki “Çocuklara konulan isimler bir intikam yöntemi olabilir mi acaba?” diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Hamilelik anne ve baba için zorlu bir süreç. Bulantısı var, canının olur olmaz şeyleri istemesi var; ağrısı, sızısı var. Doktoru, kontrolü, tedavisi, vitamini, proteini var. Bunlarda fiziksel zorluğu anne adayları çekse de naz, kapris çekme; olur olmaz gıda maddelerini zamanlı zamansız bulmaya çalışma; eşlerini doktora taşıma, ev işlerinde yardımcı olma, anne adaylarının depresif durumlarıyla cebelleşme gibi kısımlar babalara düşüyor. Dolayısıyla her iki taraf için de zorlu olan bu sürecin intikamını alma isteği çocuğa isim seçimine etki ediyor olabilir mi? “Dokuz ay bize çektirdin al bakalım bu ismi, sen de hayatın boyunca bunu çek.” gibisinden… Zira bazı isimleri mantıkla açıklamak pek mümkün olmuyor. 

Ülkemizdeki pek çok çocuğun isim kaderini bir zamanlar trend olan, belki hala trenddir bilmiyorum, anne ve babanın hecelerinden isim türetme ilginçliği belirlerdi mesela. Bu isimler anne ve babanın hecelerinden oluşturuluyor; genellikle de bebek kızsa annenin ilk hecesi babanın son hecesi, erkekse babanın ilk hecesi annenin son hecesi alınıyordu. Şimdi düşünüyorum da bu trende uymadıkları için kendi ağabey ve ablalarıma minnettarım. Yoksa adları Mirol, Binmet, Ahgül, Birya ve Yagül adlı yeğenlerim olacaktı ki en kötüsü de adında gül bulunanların erkek olacak olmasıydı. 

  Ailelerin zıt karakterli kişilerin isimlerini uyumlu koyma çabasına ne demeli? Fuat- Suat, Birol- Gürol, Birgül- Bingül, Atakan- Atacan, Didem- Çiğdem… Kardeş dediğimiz canlıların temel özelliği karakterlerinin zıt olmasıdır. Karakteri zıt olan iki insanın ise tüm özellikleri baştan ayağa zıt olur. Lakin aileler böyle taban tabana zıt iki insana uyumlu ad koyma sevdasına her daim yenik düşüyor. Bu uygulamaya göre de ikinci çocuk kader kurbanı oluyor. 

Çocuklara isim koyma konusunda bir başka tuhaflık ise kendisinden önceki kardeşlerinin cinsiyetine göre durum ya da temenni bildiren isimler verilmesi. Döndü, Döne, Yeter, Dursun… Sonra çocuğun doğum sırasına ya da kardeşler arasındaki yaşa bağlı olarak verilmiş isimler mevcut: İlkin, İlksen, Ardıl… Durum bildirme hususunda bir de “İmdat” var ama bu konuda detaya girmeyeceğim. 

En kötüsü de iyelik ekiyle biten isimler diye düşünüyorum. Çocuk senin çocuğun, canındır, ciğerindir, en değerlendir, en sevdiğindir, ona karşı en güzel hitapları, en özel sevgi sözcüklerini kullanmana saygı duyarım. Ama beni kendi çocuğuna neden “Aşkım, Gülüm” demek zorunda bırakıyorsun ki!

1 Mayıs 2024 Çarşamba

YAYALARA SAYGIM SONSUZ DA…

Araç kullanmaya başladığımdan beri yayalara saygılı bir sürücü olmuştum. Bu, saygılı bir sürücü olmaktan neden vazgeçtiğimin hikâyesidir.

Ülkemizde yayalara saygı herkesin malumu. Yaya geçitleri hiçbir zaman işlevini yerine getirmiyor. Her daim beklemek ve yol vermek zorunda olan yaya oluyor. Buna rağmen arkamdaki sürücülerin kornalarına, selektörlerine, el kol hareketlerine ve duyamadığım lakin kulaklarımda yanma olarak hissettiğim korkarım ki ailemin bazı üyelerini de kapsayan söylemlerine dahi aldırmadan ısrarla yayalara yol veriyordum. Kimse vermese de ben veririm, kimse yapmasa da ben yaparım diye Don Kişotluk yaparak üstelik. Avrupalılar yayalara saygıyı ne güzel yerleştirmişler, bizim ülkemizde neden yok diye hayıflana hayıflana üstelik. Yayalara yol vermeyen sürücülere saydıra saydıra üstelik. Türkiye’de yayalara neden yol verilmediğini ya da en azından yol vermeyenlerin haklılık payı olduğunu anladığım ve yayalara yol vermeyi bıraktığım o olaya kadar bende durum buydu. 

Trafik lambalarının olduğu dört yol ağzı bir caddede karşıya geçmek için bekliyordum. Yayalara kırmızı ışık yanarken diğer tarafta araçların durmasını fırsat bilen üç amca yola atladı. O esnada ışık yeşile dönünce araçlar hareket etti. Amcalar yolun ortasında kaldı. Amcalar tam geri çekilme manevrası yapacakken sürücülerin biri durup yol vermeye çalıştı ama diğer şeritteki sürücü amcaları sallamadı. Duran sürücüyü gören amcalar geri dönmeye çalışırken biri tekrar ileri atıldı, diğerlerini peşinden sürükledi. Yol veren sürücü hala dururken diğer şeritte ki sürücüler ardı ardına geçmeye devam etti. Amcalar geri dönüp, kendilerini kaldırıma zor attılar. Sonrasında da birbirine girdiler. İki amca dönüşlerine engel olan amcayı suçlayıp azarlamaya başlayınca, geçmeye çalışan amca arabaların arkasından şu tarihi cümleleri söyledi. 

-Hepsi geçiyor sen niye durup yol veriyorsun (!) “Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse.”

NOT: Amcanın ağzını doldura doldura, üstüne basa basa telaffuz ettiği sözcüğü (!) burada yazamadım. Lakin TDK’nın sözlüğüne yazınca tam olarak yukarıdaki açıklama çıkıyor. O olaydan sonra bir daha yayalara yol verirsem “Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı” olayım demekten alamadım kendimi. O gün bugündür kimseye yol vermiyorum.