29 Temmuz 2024 Pazartesi

2000 FELAKETLERİ

Televizyonda 2009 yapımı, 2012 diye bir film vardı. Ara ara bazı sahnelerine gözüm takıldı. Bir felaket filmiydi. Dünyaya kötü şeyler oluyordu. Sonra düşündüm de başta Hollywood olmak üzere tüm dünya 2000'li yıllarda yine 2000’li yıllarla ilgili felaket senaryoları içeren ne kadar çok film yapmış. Yarından Sonra (2004), Dünyalar Savaşı (2005), Yaşam Savaşı (2013), Salgın (2011), Dalga (2015), Canavar (2008), Kıyamet Günü (2012), Artçı Şok (2010), Darwin'in Kabusu (2004) liste uzayıp gidiyor. Bu filmlerde dünya sürekli bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyor. Kıtlık, kuraklık, deprem, salgın hastalıklar, savaşlar…

Bir de uzay filmleri var. Dünyayı uzaylılar ele geçiriyor falan. Uzay filmlerinde de yıl hep 2000'ler... Onlar yapmış biz de güzel güzel izlemişiz.

 Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş mantığından hareketle 2000'li yılları biz bozduk. Kimse şikâyet etmesin!Fa

2 Temmuz 2024 Salı

AİLE ARASINDA

Aynı şehirde yaşamamız hasebiyle kuzenlerimden birinin nişanına davet ediliyorum. Zira aile arasında küçük bir nişan töreni yapmaya karar veriyorlar dolayısıyla tüm akrabalar davet edilmiyor. Kız evinde yapılacak olan nişana gitmek üzere evi bulamam endişesiyle bir hayli erken çıkıyorum. Planladığımdan oldukça erken bir saatte de kız evine teşrif ediyorum. Müstakbel gelinimizin, ablalarının, kardeşinin, annesinin hatta teyzelerinin kuaförde olduğu bilgisini alıyorum. Anneanne, babaanne olduklarını tahmin ettiğim büyüklerin yanında otururken nişan aile arasında ve evde olacağı için kuaföre gitmemekle yanlış bir karar verip vermediğimi sorguluyorum bir süre. Sonuçta öyle demişlerdi. “Kendi aramızda küçük bir şey.” Bir yandan ben de mi gitseydim endişesi yaşamaktan bir yandan da büyüklerle oturmaktan iyice sıkılıyorum. Vakit bir türlü geçmiyor. Henüz hazırlıklar tamamlanmamış olduğundan evde telaşlı bir koşturmaca da sürüyor. Can sıkıntısından kalkıp bir iki işin ucundan tutuyorum hatta. Bir süre sonra evin insanı modunda hazırlıklara yardım etmeye başlıyorum. Onların telaşı beni de sarıyor. Tam her şey halloldu derken nişan pastasını yapan pastaneden hepimizi telaşe sürükleyecek bir haber geliyor. Pasta taşıma araçları bozulmuş, pasta gecikebilirmiş. Büyükler ortalığı velveleye veriyor; kuafördekiler, saçları tamamlanmadan eve gelmeye kalkıyor. Kısa bir süre önce taraf değiştirmiş olduğumdan evin insanı ve bir süper kahraman edasıyla ortaya atılıp, sorun yapmayın diyorum benim arabam var, ben gider pastayı alırım. Yol tarifini alıp çıkıyorum evden. 

Şimdi herkes kaybolduğumu ve pastayı ancak düğün tarihine yetiştirebileceğimi sanacak ama yanıldınız, elimle koymuş gibi buluyorum, evden çıkıp dümdüz gidilince,  yaklaşık beş yüz metre ilerideki pastaneyi. İçeri giriyorum, kendimi tanıtıyorum ve pastayı almaya geldiğimi söylüyorum. Pastacı arabamın markasını soruyor, ardından üstünün açılıp açılmadığını, sonra hatchback mi sedan mı diyor. Soruların tuhaflığı karşısında işi dalgaya vurup, arabamın modelini, motor hacmini,  kaç beygir gücünde olduğunu falan da ben ekliyorum. Pastacı bu kez arkasına römork falan mı bağladınız diye saçma sapan bir laf ediyor. Gözlerimi dikip, ben ona manyak mısın kardeşim ne römorku bakışı atarken o bana anlamını çözemediğim başka bir bakış atıyor. Karşılıklı bakışırken pastacının çırağı olduğunu düşündüğüm bir delikanlı abla sen pastanın boyutunu biliyor musun, diye soruyor. 

Aile arasında bir nişan. Konu, komşu, eş dostu geçtim, hısım akrabanın bile çoğu davet edilmedi. Pasta ne boyutta olabilir ki demeye kalmadan, çırak pastanenin mutfağına giden kapıyı açıyor. Birden çığlık atıyorum, Pisa Kulesiiii. Sonra burası İtalya değil, Pisa Kulesi olamaz diye bir anlık tereddüte kapılsam da zamanın behrinde Almanların ülkemizden koskoca tapınak kaçırmışlığı var, neden olmasın diye koşuyorum içeri. Telefonumu çıkarıyorum selfie çekmek için lakin bir tuhaflık olduğunu fark ediyorum. Bu kule dümdüz duruyor. Üstelikte on katlı. Üzülerek onun Pisa Kulesi olmadığının farkına varıyorum. O esnada içeri girmek yasak diye arkamdan koşturan çırak yanıma ulaşıp, bana gördüğüm şeyin nişan pastamız olduğu bilgisini veriyor. 

Aklımı, fikrimi, mantığımı her türlü zorluyorum ama bu boyutta bir pastanın neden sipariş verildiğini çözemiyorum. Hadi fantezi peşindeler pastadan dansöz falan çıkaracaklar desem onun için bile büyük. Bu pastadan gelinle damat birlikte çıkabilir. Hatta biraz zorlasak takı törenini pastanın içinde yapabiliriz. Hepi topu, yuvarlasak hatta zorlasak maksimum  otuz kişiyiz. Bu neyin kafası? Kişi başı nerden baksan iki kilo pasta düşüyor. Aile büyüklerinin payını da ekle malum hepsi şeker, tansiyon, kalp hastalığı yaşına çoktan girmiş, al sana kişi başı üç kilo. 

Aile arasında bir nişana bunu yaptırdınız, eş dost davetli olsa ne yaptıracaktınız Eyfel Kulesi’ni mi? Teknik olarak nasıl yapılacağını bilmiyorum. Hatta yapılıp yapılmayacağından da emin değilim. Hatta ve hatta bence kati suretle imkansız. Bu nedenle de dünyanın en saçma vaadini içeren eylemlerden biri ama yine de gözünüzü seveyim israf haramdır yapmayın böyle. 

24 Haziran 2024 Pazartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA

    Adını vermek istemediğim ünlü markalardan birinin, şubelerinden birine giriyorum. Satış elemanı bir badi tutuşturuyor elime. Fitilli dokusunun yanı sıra oldukça kısa bir badi. Bu, zayıf biri olmama rağmen beni kısa ve şişman gösterir, diye itiraz ediyorum ama eleman kesiminin çok iyi olduğunu söylüyor ve denemem hususunda ısrarcı davranıyor. Sonunda denemekten ne çıkar, diyorum ve giyiyorum badiyi. Sonuç gerçekten mükemmel. Sanki benim için özel olarak üretmişler. Hem çok yakışıyor, hem de oldukça zarif ve ince görünüyorum. Eleman haklıymış, diyorum. Kesimi çok iyi. Bu tarzda bile zarif gösterebilmeyi başarmışlar. Ayrıca başlayan sıcaklar, sene sonu koşuşturması, yoğun kitap fuarları derken birkaç kilo vermiş olduğumu da fark ediyorum sevinerek. Hemen satın alıyorum. Kaldırıyorum dolabımın en güzel köşesine. Uzun zaman onu giyecek özel bir an bekliyorum. Derken beklediğim an geliyor. Ancak maalesef o süre zarfında kilo aldığımı bu kez üzülerek fark ediyorum. Badi üzerimde çok kötü duruyor ve beni olduğumdan kilolu gösteriyor. Bir daha giyilmemek üzere dolabın ücra bir köşesine fırlatıyorum.

Bir gün aynı markanın başka bir şubesinin önünden geçerken uzun zamandır aradığım tarzda bir gömlek çarpıyor gözüme. Hemen giriyorum mağazaya. Denemem ve üzerimde fevkalade duran gömleği satın almam toplam beş dakika sürüyor. Eve gelip yine özenle yerleştiriyorum dolaba. Stüdyo fotoğrafı çektireceğim bir gün gömleği yanıma alıp gidiyorum. Stüdyoda apar topar değiştiriyorum üzerimi. Fotoğraf çekiliyor. Heyecanla bekliyorum fotoğrafların çıkmasını.  Ancak gömleğin fotoğrafta aynı performansı vermediğini üzülerek görüyorum. Gerçeğini fotoğrafa bire bir yansıtamayan objektiflere verip veriştiriyorum.

Yine aynı mağazadan su yeşili bir kazak alıyorum. Su yeşili benim rengim. Tenime çok iyi uyum sağlayan bir renk. Üstelik kazağın rengi şu yeşilinin o güne kadar gördüğüm en güzel tonu. Üzerimde öyle muhteşem duruyor ki, etiketine falan bakmadan uzatıyorum kredi kartımı. Yine özenle kaldırıyorum dolabıma. Aradan uzun bir zaman geçiyor.  Doğum günümde giyiyorum kazağımı. O günün yıldızı her türlü benim. Her gören doğum günümü kutluyor ancak kazağım tek bir iltifat bile almıyor. Sıradan bir kazak giyip gelmişim muamelesi görüyorum. Gözüm aynaya takılıyor. Hakikaten de üzerimde sıradan bir kazak var. Doğru kombinleyemediğimi ve o canım kazağı heba ettiğimi üzülerek fark ediyorum.

Havaların ayarsız olduğu bir gün üzerime bir şey almadan dışarı çıkıyorum. Saatler ilerledikçe üşümeye başlıyorum. Mevsimlik bir monta da ihtiyacım var. Hazır bu bahaneyle alayım diyerek birkaç mağaza dolaşıyorum ancak içime yatan bir mont bulamıyorum. Sonra yine o markanın bir şubesine gidiyorum. Satış elemanı hayatım boyunca hiç giymediğim ve asla da giymeyeceğim renkte bir mont uzatıyor. Hayır diyorum, hayır hayır hayır. Hayatta giymem ben bu rengi. Bir deneyin diye yine ısrar kıyamet. Sırf dillerinden ve ellerinden kurtulmak için giyiyorum. Aynaya bakmamla şok oluyorum. İlk görüşte aşk diye bir şey varsa kesinlikle bu olmalı. Hemen almaya teşebbüs ediyorum ancak düşündüğüm fiyatın çok üzerinde. O an bunu gözüm görmüyor mevzu bu değil ama yanımda yeterli meblağ yok. Büyük bir hüsranla eve geliyorum. Tüm akşam, gece boyu, ertesi gün iş yerinde o montu sayıklıyorum. İşten çıkar çıkmaz mağazaya koşuyorum ancak satılmış olduğunu ve hiçbir şubede bedeninin kalmadığını yıkılarak öğreniyorum. Sevdiğine kavuşamamış hatta ben sevdim eller aldı modunda haftalarca dolaşıyorum üzgün üzgün ortalıkta. Mont da mont diye sayıklamalarım bitmiyor. 

Sonunda mucize gibi bir şey oluyor. Aynı montu bir internet sitesinde buluyorum tesadüfen. Hemen sipariş veriyorum tabi. Bu mutlu haberi de haftalarca kafalarını şişirdiğim arkadaşlarımla paylaşıyorum. Hep beraber kargoyu bekliyoruz heyecanla. Sonunda beklediğimiz kargo geliyor. Apar topar açıyoruz paketi, montu giyiyorum hemen. Hepsinin gözünde oluşacak olan yıldızlara kendimi hazırlamış vaziyette bakıyorum yüzlerine lakin yüzlerde yıldızı geçtim ufacık bir parıltı hadi onu da geçtim, bir beğeni kırıntısı bile göremiyorum. Dilleri tutuldu diyeceğim ama hepsinin yüzünde günlerdir mont mont diye sayıkladığın, yere göğe sığdıramadığın şey bu mu ifadesi var. 

Yanlış bir mont mu sipariş verdim diye kendimden şüpheye bile düşüyorum bir ara. Ama mümkün değil. O an bir aydınlanma yaşıyorum. Bugüne kadar o markadan aldığım hiçbir şey daha sonra giydiğimde aynı performansı vermedi. Eve gider gitmez tek tek giyiyorum oradan aldığım kıyafetleri. Sonuç felaket. Hemen üzerime montu giyip o mağazada alıyorum soluğu. Direkt soyunma kabinlerine geçip aynaya bakıyorum.

Aynadaki aksimi görünce vuruluyorum kendime, neredeyse imza isteyeceğim kendimden. “Top modellerden biri şehrimize gelmiş, aman efendim ne şeref!” Gerçek, beynimde şimşek gibi çakınca o an elimdeki çantayı çıkarıp aynaya dalmak geçiyor içimden hatta ayakkabımı çıkarıp fırlatacağım ama karşıdan öyle güzel görünüyorum ki kıyamıyorum kendime. Bir daha bu mağazadan bir şey alırsam, diye ayrılıyorum edebimle. Yol boyu ben o aynayı üretenlerin de, oraya koyanların da, buna alet olanların da diye başlayan cümlelerle, failler hakkında fikir beyan ederken az biraz, peki tamam oldukça, edepsizleşiyorum.  Lakin sonuna kadar hak ettikleri kanısındayım.

18 Haziran 2024 Salı

ÇOCUKLUK TRAVMASI

       Sigarayı bırakamıyorum, bağımlıyım, çok denedim ama olmuyor, imkansız vs. diyenler bana hikaye anlatmayın. Sigara bağımlılığı da bir şey mi? Siz hiç emzik bağımlısı oldunuz mu? Üstelik bu bağımlılığınızdan cebren ve hile ile koparıldınız mı?

Füsun Genç… Ben bir bağımlıydım. Emzik bağımlısı… Tam beş yıl, dört ay, 23 gün emdim. Hayatımın en acı ve karanlık olayı kuzenimin doğduğu gün yaşandı. Takvimler 9 Mayıs’ı gösteriyordu. Oldum olası severim bebekleri. Amcamın kızı bebek almış dediler, sevinerek gittim. Dün gibi hatırlarım. Salon tıklım tıklım… Eniştemin tüm öğretmen arkadaşları bebeği görmeye gelmiş. İçlerinden biri bebeği alıp kundakladı. Hatta mumyaladı demek daha doğru. Zira teyze bebeği kundakladıktan sonra alayı kalem demeye başladı minyatür mumyaya.  İyi de o bir bebek. Niye kalem gibi yaptınız? Bu nasıl bir mesleki deformasyon, bu nasıl bir kafa? Sonra elden ele dolaştırmaya başladılar. Hatta benim kucağıma bile verdiler. Beş yaşında dahası ağzında emzik olan küçücük bir veledin eline üç günlük bebeği verdikleri an anlamalıydım o güruhtan iyi bir şeyler çıkmayacağını.

Bebek kucağımda mutlu mesut otururken annem bebekle meşguliyetimden istifade edip emzik tutkum hususunda öğretmenlerle ittifak kurmuş olmalı ki bir anda kalem bebek unutuldu, mevzu benim emziğim oldu. Hatta bebek, koltuklardan birinin altındaydı en son. Hepsi başladı konuşmaya. Biri susuyor öbürü başlıyor. Damağımın parçalanmasından dişlerimin çarpık çıkmasına, konuşma bozukluğundan büyüyünce çok çirkin bir kız olacağıma hatta evde kalacağıma kadar gitti mevzu. Dişlerimin çarpık olmasını kim takar, evlenmeme daha bin asır var. Konuşma bozukluğuna gelince o dönem “r” harflerini söyleyemiyorum. Mütemadiyen Sayı dediğim bir soyadım var. Önüne gelen de soruyor, önce adımı sonra soyadımı. Sanırsın tüm konu komşu, eş dost, hısım akraba hatta yedi kat yabancılar bile mahalle muhtarı. Yaşım tutsa mahkemeye verip değiştireceğim, durum o kadar vahim. Daha da kötüsü başka bir kuzenimin soyadı Arı. Ne zaman soyadını söylesem bana neden ayı diyorsun diye arıza çıkarıyor lakin kendi de aynı dertten mustarip. “Ayı demiyoyum sana, Ayı diyoyum.” desem de ikna edemiyorum. Aramızda sürekli aynı diyalog geçiyor ve hepsi de küslükle sonuçlanıyor. Hayır, başka oynayacak kimse de yok, mecbur barışmak zorunda kalıyorum. Uzun lafın kısası konuşma bozukluğunda zaten zirveyim, daha kötü ne olabilir ki? Lakin damağın yarılma mevzusu biraz tırsmama neden olmuyor değil ama yine de vazgeçmiyorum. 

Bakıyorlar olacak gibi değil yumuşak karnıma saplıyorlar oklarını. Ama kuzeninin emziği yok. Hadi ona ver. Alsın babası kardeşim, benim emziğe güvenip mi dünyaya getirdiler? Ama söyleyemiyorum tabi, mahcup çocuğum sonuçta. Öğretmen kıskacında kalmışım zaten. Ağzımdan girip burnumdan çıkıyorlar. Öğretmen milleti gıcık, kendimden biliyorum. Çocukları manipüle etme hususunda duayenler. Hatta bundan gizli bir zevk duyduklarını düşünüyorum. Her yolu deniyorlar. En son senin gibi cici bir kıza yakışmıyor kısmında yelkenler fora oluyor bende. Akşamın sonunda daha Kütahya’ya gelirken aldığımız, henüz altı yedi saattir emdiğim, çiçeği burnunda, şeffaf plastikten, açık mavi emziğim kuzenimin emziği oluyor. 

O gece bitmiyor tabi benim için. Uyu uyuyabilirsen. Yok arkadaş… Emzik yoksa batsın bu dünyaya bağlayacağım mevzuyu ama o yaşlarda henüz parçayı bilmiyorum. Zor geçen bir gecenin sabahında evimize dönüyoruz. Her daim beni kollayan, koruyan, bana gizli saklı şekerler, bisküviler alan ablam, annemden aldığı “Tüm emzikleri yok et.” talimatına insafsızca uyuyor. Caaanım emziklerim çöp tenekesine giderken arkasından ağlayamıyorum bile, bildiğiniz kal geliyor. Sonra oyuncaklarımın arasında annem ve ablamın gazabından kurtulmuş, eski bir emzik buluyorum.  Hemen hazinemi koruma altına almak için misafir odasına koşuyorum. Orası evin mabedi. En güvenilir yer. Ev halkının yılda birkaç kez ancak yolu düşüyor. Güvenli bir yer arıyorum ve kapaklı Kütahya çinisi misafir şekerliği bu iş için biçilmiş kaftan oluyor. Saklıyorum emziği içine. Saklıyorum dediysem koyuyorum. Zira şekerlik boş. Bayramdan bayrama doluyor. 

Evdekilerin mutfakta, lavaboda, dışarıda vs olduğu zamanları gözlemeye başlıyorum, sigara molasına çıkacak tiryaki misali! Ev halkı ortalıkta olmadığında giriyorum odaya hemen bir iki fırt çekiyorum. Yok, yanlış oldu, bir iki dakika emiyorum ve çıkıyorum odadan. Annem benim kızım emziği bıraktı diye ortalarda gezinedursun ben bu şekilde tam iki ay emmeye devam ediyorum. Ta ki o meşum sabaha kadar. Planım tıkır tıkır işlerken bir tek ayrıntıyı hesap edemiyorum: Bayram temizliği! 

Kullanmadıkları bir odayı hem de ilk sırada hangi akla hizmet temizlediklerine şu gün bile akıl sır erdiremediğimden olmalı… Tozunu almak üzere şekerliği açtıklarında emziğim kötü adamlarla karşı karşıya kalıyor ve ben onun için hiçbir şey yapamıyorum. Aaaaa burada emzik kalmış diye şaşkın bakışları arasında çöp tenekesini boyluyor benim caaanım emziğim ve işte ben o gün çocukluğumun ilk travmasını yaşıyorum. Hayatın ilk tokadını o gün yiyorum. Hayatımın en acı kaybını o gün yaşıyorum. 12 Ağustos bir bayram sabahı değil, benim için bir yas sabahı oluyor. O yıl emziksiz ilk bayramımı geçiriyorum. Elime tutuşturulan onca bayram harçlığımla annemler tarafından tembihli hain mahalle bakkalından bir tanecik bile emzik alamıyorum.

Sonra ne mi oluyor? Ne olsun? Hayat devam ediyor işte. Tatsız, tuzsuz, emziksiz… Günler birbirini kovalıyor. Ayaklarım ara ara misafir odasına gitse de, acı kaybım kafama dank edince burnumun direği sızlıyor ve sonra ben hayatın ilk acı dersini öğreniyorum: Zaman hakikaten her şeyin ilacıymış. Boşluğu dolmasa da unutamasa da alışıyormuş insan yokluğuna.

Ondan mütevellit kimse bana “Sigarayı bırakamıyorum.” demesin. Her alışkanlık bırakılabilir. Ne kadar uzun süre kullanılmış olursa olsun… Düşünün bir kere bir insan en erken kaç yaşında başlar sigaraya? 10, 12, 15? Mesela adam diyor ki “Elli yaşındayım, otuz yıldır içiyorum, nasıl bırakayım?” Ben emziği bıraktığımda doğduğum anda başlayıp, hayatım boyunca emmiştim oğlum. Kimse bana bağımlılıktan bahsetmesin. 

11 Haziran 2024 Salı

ŞAŞKIN KÜÇÜK KIZ

Bir çocuk şarkısı vardır. Belki bilirsiniz. Bir önceki gün oynamaya gelmemesinden endişe duyan arkadaşlarının “Küçük kız, küçük kız söyle bize neredeydin? Dün sabah bekledik oynamaya gelmedin.” sorusuyla başlayan. İşte benim çocukluğum o şarkıdaki küçük kızın bebeğine hayıflanmakla geçti. Zira küçük kızın cevabı benim için içler acısı hatta tam bir travmaydı. Cevabında; sarı saçlı, uzanınca gözünü kapatıp, oturunca açabilen dünyalar güzeli oyuncak bebeğinin elinden düşüp, kırıldığını söylüyordu çünkü.

Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi çeşit çeşit oyuncaklar, Barbie, Cindy bebekler, uçan, koşan, hoplayan, zıplayan robotlar, türlü türlü legolar vs. yoktu. Kısıtlı sayıda olanları da almak için herksin ekonomik gücü yoktu. Genel itibariyle plastikten imal edilmiş çok işlevi olmayan arabalar, tabancalar ve herhangi bir yeri oynama yeteneğinden yoksun ya da en iyi ihtimalle kolları ve bacakları takılıp çıkarılabilen, saçsız bebeklerle oynardık biz. Daha doğrusu kafasında plastikten saç gibi şekillendirilmiş çıkıntılar olan, rengi hiçbir insan ırkında kategorize edilemeyecek derecede saçma bir pembeyle gülkurusu arası bir bebekle… Plastikten saçı yetersiz bulmuş olmalılar ki bir de kafasının önüne şu an tam olarak tanımlayamayacağım yapay kürk ya da onun gibi bir malzemeden kesilmiş ince bir şerit toplu iğnelerle tutturulmuştu. Üzerinde kıyafet olarak da yine toplu iğnelerle tutturulmuş bir parça kumaş vardı. Al sana bebek. Üstelik bunları dahi bulamayanlar azımsanmayacak kadar çoktu. Ben şanslı çocuklardandım. Sadece ailenin değil, sülalenin en küçüğü olma avantajını yaşıyordum. Herkes bana oyuncak alıyordu. Ama dediğim gibi hepsi de basit plastik oyuncaklar. Yine plastikten olup ancak üzerinde örgüden kat kat kabarık bir elbise olan bebekler vardı. Onlar bile lükstü. 

Ütopik bir şeydi o bebek bizim için. Upuzun sarı saçları vardı. Plastik değil, et bebek tabir ettiğimiz günümüzde tüm bebeklerin üretildiği o malzemeden üretilmişti. O zamanlar et bebek derdik biz onlara. Televizyonda gördüğümüz saçlı, gözlerini açıp kapatabilen, büyük bebekler ise her daim hayallerimizi süslüyordu.  Ben ve arkadaşlarım böyle bir bebeğin hayalini kurarken o şaşkın küçük kız hem böyle bir bebeğe sahipti hem de o güzelim bebeği düşürüp kırmıştı. Hayatımın belki de ilk kıskançlığı, ilk kızgınlığı, ilk gerçek üzüntüsü bu küçük kız ve bebeğiyle ilgili oldu.

Şarkıyı ilk duyduğum andan itibaren benim için çok bilinmeyenli bir probleme dönüşmüştü adeta. Birincisi bebeği ona kim ve nereden almıştı? Büyüklüğü ne kadardı? Arkadaşlarının oynamasına izin veriyor muydu? Elinden nasıl düşürmüştü? Evde düşse kırılmazdı, o zaman dışarı mı çıkarmıştı? Böyle bir bebeği neden dışarı çıkarıyordu ki? Nasıl kırılmıştı? Yapıştırılamaz mıydı? Bebek tamircisi diye bir şey yok muydu?  

Tüm bu sorulara günlerce, haftalarca, belki aylarca maruz kalan ablam da hayatının ilk büyük hatasını yapmıştı muhakkak o şarkıyı bana öğreterek. Ama suç bende değil, suç o şaşkın küçük kızda. Bir bebeğe sahip olamayacaksan niye çıkarıyorsun ki dışarıya?

6 Haziran 2024 Perşembe

GÖRMEMİŞ DE BİR İNSAN

Hani bir arkadaş var ismini bilmiyorum ama “Görmemiş” diyor herkes. Hani şu bir oğlu olduğunda bir takım zarar veren arkadaş. Artık onun hakkında konuşmasak diyorum! Adını da öğrenelim öyle hitap edelim ayıp oluyor. Sonuçta insanlık hali herkesin başına gelebilir bu tarz şeyler. Hem hani ayıp olan bilmemek değil öğrenmemekti. Ayrıca ilaç firmaları da yan etkileri yazarken lütfen biraz daha detay verelim. Renk, büyüklük, görünüm... Deride döküntü, kabarcık çok muallak tanımlamalar.  Üstelik sağlık şakaya gelmez. Bir sağlıkçıyı aramanın gecesi gündüzü de olmaz bence. Sürekli erken teşhis hayat kurtarır, diye ortalarda dolanlar da sağlıkçılar değil mi?  Hasta yakınları panik olup, karşılaştıkları anormal durumları iletmeseler erken teşhis nasıl konulacak bunu hiç düşündüler mi acaba?

Herkes lisede tüm dersleri görecek, göreceklerini öğrenecek diye bir durum da yok sonuçta. Ayrıca iki saat biyoloji dersiyle kimse Biyolog olmuyor. Üstelik tüm canlıların hangi organlarının ya da uzuvlarının ya da adı her neyse o kısımlarının dişi ve erkekte ortak olup olmadığını herkes bilmek zorunda mı canım? Tamam, yine de tüm laf sokmalar, azarlamalar bir yere kadar kabul. Nihayetinde gecenin ikisinde mesaj atmak belki uygunsuz bir davranış ama sevgili veteriner fotoğrafın altına “Kedinin memeleri onlar, görmemişin bir oğlu olmuş, Hey Allah’ım ya” diye cevap yazmak nedir ya? Lütfen hasta yakınlarına biraz saygı.

28 Mayıs 2024 Salı

SAĞLIK MI, ECEL Mİ?

Bir yazı okudum. Konusu insan ömrünün uzatılmasıydı. İnsanlar yeteri kadar sağlıklı olurlar ve herhangi bir kazaya uğramazlarsa çok uzun süre yaşayabilirler diyordu yazıda. Bütün düşüncelerim, duygularım karmakarışık oldu hatta beyin hücrelerimin bir kısmı yanmış bile olabilir. Bildiğiniz alt üst oldum.

Ben kaderci biri olarak, her canlıya belirli bir süre ömür bahşedildiğine inanan; buna tutunarak yaşayan bir insandım. Ölüme dair düşüncelerimi “İnsanı eceli korur.” tespiti ile özetleyebiliyordum. Bana göre bir canlı ancak ölecekse ölürdü. Kendisine bahşedilen ömrü dolmuş birini yaşatmak imkânsızdı. Tıpkı eceli gelmediyse öldürmenin imkânsız olduğu gibi… Şimdi bütün inanç sistemim sarsıldı. 

Gerçekten böyle bir şey mümkün müdür? Biz bahşedilen ömür kadar değil de sağlığımız el verdiği ölçüde mi yaşıyoruz? Ömrü uzatmak mümkün mü? Eğer öyleyse brokoli falan yemeye başlayacağım. Lütfen biri beni aydınlatsın.