29 Temmuz 2024 Pazartesi

2000 FELAKETLERİ

Televizyonda 2009 yapımı, 2012 diye bir film vardı. Ara ara bazı sahnelerine gözüm takıldı. Bir felaket filmiydi. Dünyaya kötü şeyler oluyordu. Sonra düşündüm de başta Hollywood olmak üzere tüm dünya 2000'li yıllarda yine 2000’li yıllarla ilgili felaket senaryoları içeren ne kadar çok film yapmış. Yarından Sonra (2004), Dünyalar Savaşı (2005), Yaşam Savaşı (2013), Salgın (2011), Dalga (2015), Canavar (2008), Kıyamet Günü (2012), Artçı Şok (2010), Darwin'in Kabusu (2004) liste uzayıp gidiyor. Bu filmlerde dünya sürekli bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyor. Kıtlık, kuraklık, deprem, salgın hastalıklar, savaşlar…

Bir de uzay filmleri var. Dünyayı uzaylılar ele geçiriyor falan. Uzay filmlerinde de yıl hep 2000'ler... Onlar yapmış biz de güzel güzel izlemişiz.

 Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş mantığından hareketle 2000'li yılları biz bozduk. Kimse şikâyet etmesin!Fa

2 Temmuz 2024 Salı

AİLE ARASINDA

Aynı şehirde yaşamamız hasebiyle kuzenlerimden birinin nişanına davet ediliyorum. Zira aile arasında küçük bir nişan töreni yapmaya karar veriyorlar dolayısıyla tüm akrabalar davet edilmiyor. Kız evinde yapılacak olan nişana gitmek üzere evi bulamam endişesiyle bir hayli erken çıkıyorum. Planladığımdan oldukça erken bir saatte de kız evine teşrif ediyorum. Müstakbel gelinimizin, ablalarının, kardeşinin, annesinin hatta teyzelerinin kuaförde olduğu bilgisini alıyorum. Anneanne, babaanne olduklarını tahmin ettiğim büyüklerin yanında otururken nişan aile arasında ve evde olacağı için kuaföre gitmemekle yanlış bir karar verip vermediğimi sorguluyorum bir süre. Sonuçta öyle demişlerdi. “Kendi aramızda küçük bir şey.” Bir yandan ben de mi gitseydim endişesi yaşamaktan bir yandan da büyüklerle oturmaktan iyice sıkılıyorum. Vakit bir türlü geçmiyor. Henüz hazırlıklar tamamlanmamış olduğundan evde telaşlı bir koşturmaca da sürüyor. Can sıkıntısından kalkıp bir iki işin ucundan tutuyorum hatta. Bir süre sonra evin insanı modunda hazırlıklara yardım etmeye başlıyorum. Onların telaşı beni de sarıyor. Tam her şey halloldu derken nişan pastasını yapan pastaneden hepimizi telaşe sürükleyecek bir haber geliyor. Pasta taşıma araçları bozulmuş, pasta gecikebilirmiş. Büyükler ortalığı velveleye veriyor; kuafördekiler, saçları tamamlanmadan eve gelmeye kalkıyor. Kısa bir süre önce taraf değiştirmiş olduğumdan evin insanı ve bir süper kahraman edasıyla ortaya atılıp, sorun yapmayın diyorum benim arabam var, ben gider pastayı alırım. Yol tarifini alıp çıkıyorum evden. 

Şimdi herkes kaybolduğumu ve pastayı ancak düğün tarihine yetiştirebileceğimi sanacak ama yanıldınız, elimle koymuş gibi buluyorum, evden çıkıp dümdüz gidilince,  yaklaşık beş yüz metre ilerideki pastaneyi. İçeri giriyorum, kendimi tanıtıyorum ve pastayı almaya geldiğimi söylüyorum. Pastacı arabamın markasını soruyor, ardından üstünün açılıp açılmadığını, sonra hatchback mi sedan mı diyor. Soruların tuhaflığı karşısında işi dalgaya vurup, arabamın modelini, motor hacmini,  kaç beygir gücünde olduğunu falan da ben ekliyorum. Pastacı bu kez arkasına römork falan mı bağladınız diye saçma sapan bir laf ediyor. Gözlerimi dikip, ben ona manyak mısın kardeşim ne römorku bakışı atarken o bana anlamını çözemediğim başka bir bakış atıyor. Karşılıklı bakışırken pastacının çırağı olduğunu düşündüğüm bir delikanlı abla sen pastanın boyutunu biliyor musun, diye soruyor. 

Aile arasında bir nişan. Konu, komşu, eş dostu geçtim, hısım akrabanın bile çoğu davet edilmedi. Pasta ne boyutta olabilir ki demeye kalmadan, çırak pastanenin mutfağına giden kapıyı açıyor. Birden çığlık atıyorum, Pisa Kulesiiii. Sonra burası İtalya değil, Pisa Kulesi olamaz diye bir anlık tereddüte kapılsam da zamanın behrinde Almanların ülkemizden koskoca tapınak kaçırmışlığı var, neden olmasın diye koşuyorum içeri. Telefonumu çıkarıyorum selfie çekmek için lakin bir tuhaflık olduğunu fark ediyorum. Bu kule dümdüz duruyor. Üstelikte on katlı. Üzülerek onun Pisa Kulesi olmadığının farkına varıyorum. O esnada içeri girmek yasak diye arkamdan koşturan çırak yanıma ulaşıp, bana gördüğüm şeyin nişan pastamız olduğu bilgisini veriyor. 

Aklımı, fikrimi, mantığımı her türlü zorluyorum ama bu boyutta bir pastanın neden sipariş verildiğini çözemiyorum. Hadi fantezi peşindeler pastadan dansöz falan çıkaracaklar desem onun için bile büyük. Bu pastadan gelinle damat birlikte çıkabilir. Hatta biraz zorlasak takı törenini pastanın içinde yapabiliriz. Hepi topu, yuvarlasak hatta zorlasak maksimum  otuz kişiyiz. Bu neyin kafası? Kişi başı nerden baksan iki kilo pasta düşüyor. Aile büyüklerinin payını da ekle malum hepsi şeker, tansiyon, kalp hastalığı yaşına çoktan girmiş, al sana kişi başı üç kilo. 

Aile arasında bir nişana bunu yaptırdınız, eş dost davetli olsa ne yaptıracaktınız Eyfel Kulesi’ni mi? Teknik olarak nasıl yapılacağını bilmiyorum. Hatta yapılıp yapılmayacağından da emin değilim. Hatta ve hatta bence kati suretle imkansız. Bu nedenle de dünyanın en saçma vaadini içeren eylemlerden biri ama yine de gözünüzü seveyim israf haramdır yapmayın böyle. 

24 Haziran 2024 Pazartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA

    Adını vermek istemediğim ünlü markalardan birinin, şubelerinden birine giriyorum. Satış elemanı bir badi tutuşturuyor elime. Fitilli dokusunun yanı sıra oldukça kısa bir badi. Bu, zayıf biri olmama rağmen beni kısa ve şişman gösterir, diye itiraz ediyorum ama eleman kesiminin çok iyi olduğunu söylüyor ve denemem hususunda ısrarcı davranıyor. Sonunda denemekten ne çıkar, diyorum ve giyiyorum badiyi. Sonuç gerçekten mükemmel. Sanki benim için özel olarak üretmişler. Hem çok yakışıyor, hem de oldukça zarif ve ince görünüyorum. Eleman haklıymış, diyorum. Kesimi çok iyi. Bu tarzda bile zarif gösterebilmeyi başarmışlar. Ayrıca başlayan sıcaklar, sene sonu koşuşturması, yoğun kitap fuarları derken birkaç kilo vermiş olduğumu da fark ediyorum sevinerek. Hemen satın alıyorum. Kaldırıyorum dolabımın en güzel köşesine. Uzun zaman onu giyecek özel bir an bekliyorum. Derken beklediğim an geliyor. Ancak maalesef o süre zarfında kilo aldığımı bu kez üzülerek fark ediyorum. Badi üzerimde çok kötü duruyor ve beni olduğumdan kilolu gösteriyor. Bir daha giyilmemek üzere dolabın ücra bir köşesine fırlatıyorum.

Bir gün aynı markanın başka bir şubesinin önünden geçerken uzun zamandır aradığım tarzda bir gömlek çarpıyor gözüme. Hemen giriyorum mağazaya. Denemem ve üzerimde fevkalade duran gömleği satın almam toplam beş dakika sürüyor. Eve gelip yine özenle yerleştiriyorum dolaba. Stüdyo fotoğrafı çektireceğim bir gün gömleği yanıma alıp gidiyorum. Stüdyoda apar topar değiştiriyorum üzerimi. Fotoğraf çekiliyor. Heyecanla bekliyorum fotoğrafların çıkmasını.  Ancak gömleğin fotoğrafta aynı performansı vermediğini üzülerek görüyorum. Gerçeğini fotoğrafa bire bir yansıtamayan objektiflere verip veriştiriyorum.

Yine aynı mağazadan su yeşili bir kazak alıyorum. Su yeşili benim rengim. Tenime çok iyi uyum sağlayan bir renk. Üstelik kazağın rengi şu yeşilinin o güne kadar gördüğüm en güzel tonu. Üzerimde öyle muhteşem duruyor ki, etiketine falan bakmadan uzatıyorum kredi kartımı. Yine özenle kaldırıyorum dolabıma. Aradan uzun bir zaman geçiyor.  Doğum günümde giyiyorum kazağımı. O günün yıldızı her türlü benim. Her gören doğum günümü kutluyor ancak kazağım tek bir iltifat bile almıyor. Sıradan bir kazak giyip gelmişim muamelesi görüyorum. Gözüm aynaya takılıyor. Hakikaten de üzerimde sıradan bir kazak var. Doğru kombinleyemediğimi ve o canım kazağı heba ettiğimi üzülerek fark ediyorum.

Havaların ayarsız olduğu bir gün üzerime bir şey almadan dışarı çıkıyorum. Saatler ilerledikçe üşümeye başlıyorum. Mevsimlik bir monta da ihtiyacım var. Hazır bu bahaneyle alayım diyerek birkaç mağaza dolaşıyorum ancak içime yatan bir mont bulamıyorum. Sonra yine o markanın bir şubesine gidiyorum. Satış elemanı hayatım boyunca hiç giymediğim ve asla da giymeyeceğim renkte bir mont uzatıyor. Hayır diyorum, hayır hayır hayır. Hayatta giymem ben bu rengi. Bir deneyin diye yine ısrar kıyamet. Sırf dillerinden ve ellerinden kurtulmak için giyiyorum. Aynaya bakmamla şok oluyorum. İlk görüşte aşk diye bir şey varsa kesinlikle bu olmalı. Hemen almaya teşebbüs ediyorum ancak düşündüğüm fiyatın çok üzerinde. O an bunu gözüm görmüyor mevzu bu değil ama yanımda yeterli meblağ yok. Büyük bir hüsranla eve geliyorum. Tüm akşam, gece boyu, ertesi gün iş yerinde o montu sayıklıyorum. İşten çıkar çıkmaz mağazaya koşuyorum ancak satılmış olduğunu ve hiçbir şubede bedeninin kalmadığını yıkılarak öğreniyorum. Sevdiğine kavuşamamış hatta ben sevdim eller aldı modunda haftalarca dolaşıyorum üzgün üzgün ortalıkta. Mont da mont diye sayıklamalarım bitmiyor. 

Sonunda mucize gibi bir şey oluyor. Aynı montu bir internet sitesinde buluyorum tesadüfen. Hemen sipariş veriyorum tabi. Bu mutlu haberi de haftalarca kafalarını şişirdiğim arkadaşlarımla paylaşıyorum. Hep beraber kargoyu bekliyoruz heyecanla. Sonunda beklediğimiz kargo geliyor. Apar topar açıyoruz paketi, montu giyiyorum hemen. Hepsinin gözünde oluşacak olan yıldızlara kendimi hazırlamış vaziyette bakıyorum yüzlerine lakin yüzlerde yıldızı geçtim ufacık bir parıltı hadi onu da geçtim, bir beğeni kırıntısı bile göremiyorum. Dilleri tutuldu diyeceğim ama hepsinin yüzünde günlerdir mont mont diye sayıkladığın, yere göğe sığdıramadığın şey bu mu ifadesi var. 

Yanlış bir mont mu sipariş verdim diye kendimden şüpheye bile düşüyorum bir ara. Ama mümkün değil. O an bir aydınlanma yaşıyorum. Bugüne kadar o markadan aldığım hiçbir şey daha sonra giydiğimde aynı performansı vermedi. Eve gider gitmez tek tek giyiyorum oradan aldığım kıyafetleri. Sonuç felaket. Hemen üzerime montu giyip o mağazada alıyorum soluğu. Direkt soyunma kabinlerine geçip aynaya bakıyorum.

Aynadaki aksimi görünce vuruluyorum kendime, neredeyse imza isteyeceğim kendimden. “Top modellerden biri şehrimize gelmiş, aman efendim ne şeref!” Gerçek, beynimde şimşek gibi çakınca o an elimdeki çantayı çıkarıp aynaya dalmak geçiyor içimden hatta ayakkabımı çıkarıp fırlatacağım ama karşıdan öyle güzel görünüyorum ki kıyamıyorum kendime. Bir daha bu mağazadan bir şey alırsam, diye ayrılıyorum edebimle. Yol boyu ben o aynayı üretenlerin de, oraya koyanların da, buna alet olanların da diye başlayan cümlelerle, failler hakkında fikir beyan ederken az biraz, peki tamam oldukça, edepsizleşiyorum.  Lakin sonuna kadar hak ettikleri kanısındayım.

18 Haziran 2024 Salı

ÇOCUKLUK TRAVMASI

       Sigarayı bırakamıyorum, bağımlıyım, çok denedim ama olmuyor, imkansız vs. diyenler bana hikaye anlatmayın. Sigara bağımlılığı da bir şey mi? Siz hiç emzik bağımlısı oldunuz mu? Üstelik bu bağımlılığınızdan cebren ve hile ile koparıldınız mı?

Füsun Genç… Ben bir bağımlıydım. Emzik bağımlısı… Tam beş yıl, dört ay, 23 gün emdim. Hayatımın en acı ve karanlık olayı kuzenimin doğduğu gün yaşandı. Takvimler 9 Mayıs’ı gösteriyordu. Oldum olası severim bebekleri. Amcamın kızı bebek almış dediler, sevinerek gittim. Dün gibi hatırlarım. Salon tıklım tıklım… Eniştemin tüm öğretmen arkadaşları bebeği görmeye gelmiş. İçlerinden biri bebeği alıp kundakladı. Hatta mumyaladı demek daha doğru. Zira teyze bebeği kundakladıktan sonra alayı kalem demeye başladı minyatür mumyaya.  İyi de o bir bebek. Niye kalem gibi yaptınız? Bu nasıl bir mesleki deformasyon, bu nasıl bir kafa? Sonra elden ele dolaştırmaya başladılar. Hatta benim kucağıma bile verdiler. Beş yaşında dahası ağzında emzik olan küçücük bir veledin eline üç günlük bebeği verdikleri an anlamalıydım o güruhtan iyi bir şeyler çıkmayacağını.

Bebek kucağımda mutlu mesut otururken annem bebekle meşguliyetimden istifade edip emzik tutkum hususunda öğretmenlerle ittifak kurmuş olmalı ki bir anda kalem bebek unutuldu, mevzu benim emziğim oldu. Hatta bebek, koltuklardan birinin altındaydı en son. Hepsi başladı konuşmaya. Biri susuyor öbürü başlıyor. Damağımın parçalanmasından dişlerimin çarpık çıkmasına, konuşma bozukluğundan büyüyünce çok çirkin bir kız olacağıma hatta evde kalacağıma kadar gitti mevzu. Dişlerimin çarpık olmasını kim takar, evlenmeme daha bin asır var. Konuşma bozukluğuna gelince o dönem “r” harflerini söyleyemiyorum. Mütemadiyen Sayı dediğim bir soyadım var. Önüne gelen de soruyor, önce adımı sonra soyadımı. Sanırsın tüm konu komşu, eş dost, hısım akraba hatta yedi kat yabancılar bile mahalle muhtarı. Yaşım tutsa mahkemeye verip değiştireceğim, durum o kadar vahim. Daha da kötüsü başka bir kuzenimin soyadı Arı. Ne zaman soyadını söylesem bana neden ayı diyorsun diye arıza çıkarıyor lakin kendi de aynı dertten mustarip. “Ayı demiyoyum sana, Ayı diyoyum.” desem de ikna edemiyorum. Aramızda sürekli aynı diyalog geçiyor ve hepsi de küslükle sonuçlanıyor. Hayır, başka oynayacak kimse de yok, mecbur barışmak zorunda kalıyorum. Uzun lafın kısası konuşma bozukluğunda zaten zirveyim, daha kötü ne olabilir ki? Lakin damağın yarılma mevzusu biraz tırsmama neden olmuyor değil ama yine de vazgeçmiyorum. 

Bakıyorlar olacak gibi değil yumuşak karnıma saplıyorlar oklarını. Ama kuzeninin emziği yok. Hadi ona ver. Alsın babası kardeşim, benim emziğe güvenip mi dünyaya getirdiler? Ama söyleyemiyorum tabi, mahcup çocuğum sonuçta. Öğretmen kıskacında kalmışım zaten. Ağzımdan girip burnumdan çıkıyorlar. Öğretmen milleti gıcık, kendimden biliyorum. Çocukları manipüle etme hususunda duayenler. Hatta bundan gizli bir zevk duyduklarını düşünüyorum. Her yolu deniyorlar. En son senin gibi cici bir kıza yakışmıyor kısmında yelkenler fora oluyor bende. Akşamın sonunda daha Kütahya’ya gelirken aldığımız, henüz altı yedi saattir emdiğim, çiçeği burnunda, şeffaf plastikten, açık mavi emziğim kuzenimin emziği oluyor. 

O gece bitmiyor tabi benim için. Uyu uyuyabilirsen. Yok arkadaş… Emzik yoksa batsın bu dünyaya bağlayacağım mevzuyu ama o yaşlarda henüz parçayı bilmiyorum. Zor geçen bir gecenin sabahında evimize dönüyoruz. Her daim beni kollayan, koruyan, bana gizli saklı şekerler, bisküviler alan ablam, annemden aldığı “Tüm emzikleri yok et.” talimatına insafsızca uyuyor. Caaanım emziklerim çöp tenekesine giderken arkasından ağlayamıyorum bile, bildiğiniz kal geliyor. Sonra oyuncaklarımın arasında annem ve ablamın gazabından kurtulmuş, eski bir emzik buluyorum.  Hemen hazinemi koruma altına almak için misafir odasına koşuyorum. Orası evin mabedi. En güvenilir yer. Ev halkının yılda birkaç kez ancak yolu düşüyor. Güvenli bir yer arıyorum ve kapaklı Kütahya çinisi misafir şekerliği bu iş için biçilmiş kaftan oluyor. Saklıyorum emziği içine. Saklıyorum dediysem koyuyorum. Zira şekerlik boş. Bayramdan bayrama doluyor. 

Evdekilerin mutfakta, lavaboda, dışarıda vs olduğu zamanları gözlemeye başlıyorum, sigara molasına çıkacak tiryaki misali! Ev halkı ortalıkta olmadığında giriyorum odaya hemen bir iki fırt çekiyorum. Yok, yanlış oldu, bir iki dakika emiyorum ve çıkıyorum odadan. Annem benim kızım emziği bıraktı diye ortalarda gezinedursun ben bu şekilde tam iki ay emmeye devam ediyorum. Ta ki o meşum sabaha kadar. Planım tıkır tıkır işlerken bir tek ayrıntıyı hesap edemiyorum: Bayram temizliği! 

Kullanmadıkları bir odayı hem de ilk sırada hangi akla hizmet temizlediklerine şu gün bile akıl sır erdiremediğimden olmalı… Tozunu almak üzere şekerliği açtıklarında emziğim kötü adamlarla karşı karşıya kalıyor ve ben onun için hiçbir şey yapamıyorum. Aaaaa burada emzik kalmış diye şaşkın bakışları arasında çöp tenekesini boyluyor benim caaanım emziğim ve işte ben o gün çocukluğumun ilk travmasını yaşıyorum. Hayatın ilk tokadını o gün yiyorum. Hayatımın en acı kaybını o gün yaşıyorum. 12 Ağustos bir bayram sabahı değil, benim için bir yas sabahı oluyor. O yıl emziksiz ilk bayramımı geçiriyorum. Elime tutuşturulan onca bayram harçlığımla annemler tarafından tembihli hain mahalle bakkalından bir tanecik bile emzik alamıyorum.

Sonra ne mi oluyor? Ne olsun? Hayat devam ediyor işte. Tatsız, tuzsuz, emziksiz… Günler birbirini kovalıyor. Ayaklarım ara ara misafir odasına gitse de, acı kaybım kafama dank edince burnumun direği sızlıyor ve sonra ben hayatın ilk acı dersini öğreniyorum: Zaman hakikaten her şeyin ilacıymış. Boşluğu dolmasa da unutamasa da alışıyormuş insan yokluğuna.

Ondan mütevellit kimse bana “Sigarayı bırakamıyorum.” demesin. Her alışkanlık bırakılabilir. Ne kadar uzun süre kullanılmış olursa olsun… Düşünün bir kere bir insan en erken kaç yaşında başlar sigaraya? 10, 12, 15? Mesela adam diyor ki “Elli yaşındayım, otuz yıldır içiyorum, nasıl bırakayım?” Ben emziği bıraktığımda doğduğum anda başlayıp, hayatım boyunca emmiştim oğlum. Kimse bana bağımlılıktan bahsetmesin. 

11 Haziran 2024 Salı

ŞAŞKIN KÜÇÜK KIZ

Bir çocuk şarkısı vardır. Belki bilirsiniz. Bir önceki gün oynamaya gelmemesinden endişe duyan arkadaşlarının “Küçük kız, küçük kız söyle bize neredeydin? Dün sabah bekledik oynamaya gelmedin.” sorusuyla başlayan. İşte benim çocukluğum o şarkıdaki küçük kızın bebeğine hayıflanmakla geçti. Zira küçük kızın cevabı benim için içler acısı hatta tam bir travmaydı. Cevabında; sarı saçlı, uzanınca gözünü kapatıp, oturunca açabilen dünyalar güzeli oyuncak bebeğinin elinden düşüp, kırıldığını söylüyordu çünkü.

Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi çeşit çeşit oyuncaklar, Barbie, Cindy bebekler, uçan, koşan, hoplayan, zıplayan robotlar, türlü türlü legolar vs. yoktu. Kısıtlı sayıda olanları da almak için herksin ekonomik gücü yoktu. Genel itibariyle plastikten imal edilmiş çok işlevi olmayan arabalar, tabancalar ve herhangi bir yeri oynama yeteneğinden yoksun ya da en iyi ihtimalle kolları ve bacakları takılıp çıkarılabilen, saçsız bebeklerle oynardık biz. Daha doğrusu kafasında plastikten saç gibi şekillendirilmiş çıkıntılar olan, rengi hiçbir insan ırkında kategorize edilemeyecek derecede saçma bir pembeyle gülkurusu arası bir bebekle… Plastikten saçı yetersiz bulmuş olmalılar ki bir de kafasının önüne şu an tam olarak tanımlayamayacağım yapay kürk ya da onun gibi bir malzemeden kesilmiş ince bir şerit toplu iğnelerle tutturulmuştu. Üzerinde kıyafet olarak da yine toplu iğnelerle tutturulmuş bir parça kumaş vardı. Al sana bebek. Üstelik bunları dahi bulamayanlar azımsanmayacak kadar çoktu. Ben şanslı çocuklardandım. Sadece ailenin değil, sülalenin en küçüğü olma avantajını yaşıyordum. Herkes bana oyuncak alıyordu. Ama dediğim gibi hepsi de basit plastik oyuncaklar. Yine plastikten olup ancak üzerinde örgüden kat kat kabarık bir elbise olan bebekler vardı. Onlar bile lükstü. 

Ütopik bir şeydi o bebek bizim için. Upuzun sarı saçları vardı. Plastik değil, et bebek tabir ettiğimiz günümüzde tüm bebeklerin üretildiği o malzemeden üretilmişti. O zamanlar et bebek derdik biz onlara. Televizyonda gördüğümüz saçlı, gözlerini açıp kapatabilen, büyük bebekler ise her daim hayallerimizi süslüyordu.  Ben ve arkadaşlarım böyle bir bebeğin hayalini kurarken o şaşkın küçük kız hem böyle bir bebeğe sahipti hem de o güzelim bebeği düşürüp kırmıştı. Hayatımın belki de ilk kıskançlığı, ilk kızgınlığı, ilk gerçek üzüntüsü bu küçük kız ve bebeğiyle ilgili oldu.

Şarkıyı ilk duyduğum andan itibaren benim için çok bilinmeyenli bir probleme dönüşmüştü adeta. Birincisi bebeği ona kim ve nereden almıştı? Büyüklüğü ne kadardı? Arkadaşlarının oynamasına izin veriyor muydu? Elinden nasıl düşürmüştü? Evde düşse kırılmazdı, o zaman dışarı mı çıkarmıştı? Böyle bir bebeği neden dışarı çıkarıyordu ki? Nasıl kırılmıştı? Yapıştırılamaz mıydı? Bebek tamircisi diye bir şey yok muydu?  

Tüm bu sorulara günlerce, haftalarca, belki aylarca maruz kalan ablam da hayatının ilk büyük hatasını yapmıştı muhakkak o şarkıyı bana öğreterek. Ama suç bende değil, suç o şaşkın küçük kızda. Bir bebeğe sahip olamayacaksan niye çıkarıyorsun ki dışarıya?

6 Haziran 2024 Perşembe

GÖRMEMİŞ DE BİR İNSAN

Hani bir arkadaş var ismini bilmiyorum ama “Görmemiş” diyor herkes. Hani şu bir oğlu olduğunda bir takım zarar veren arkadaş. Artık onun hakkında konuşmasak diyorum! Adını da öğrenelim öyle hitap edelim ayıp oluyor. Sonuçta insanlık hali herkesin başına gelebilir bu tarz şeyler. Hem hani ayıp olan bilmemek değil öğrenmemekti. Ayrıca ilaç firmaları da yan etkileri yazarken lütfen biraz daha detay verelim. Renk, büyüklük, görünüm... Deride döküntü, kabarcık çok muallak tanımlamalar.  Üstelik sağlık şakaya gelmez. Bir sağlıkçıyı aramanın gecesi gündüzü de olmaz bence. Sürekli erken teşhis hayat kurtarır, diye ortalarda dolanlar da sağlıkçılar değil mi?  Hasta yakınları panik olup, karşılaştıkları anormal durumları iletmeseler erken teşhis nasıl konulacak bunu hiç düşündüler mi acaba?

Herkes lisede tüm dersleri görecek, göreceklerini öğrenecek diye bir durum da yok sonuçta. Ayrıca iki saat biyoloji dersiyle kimse Biyolog olmuyor. Üstelik tüm canlıların hangi organlarının ya da uzuvlarının ya da adı her neyse o kısımlarının dişi ve erkekte ortak olup olmadığını herkes bilmek zorunda mı canım? Tamam, yine de tüm laf sokmalar, azarlamalar bir yere kadar kabul. Nihayetinde gecenin ikisinde mesaj atmak belki uygunsuz bir davranış ama sevgili veteriner fotoğrafın altına “Kedinin memeleri onlar, görmemişin bir oğlu olmuş, Hey Allah’ım ya” diye cevap yazmak nedir ya? Lütfen hasta yakınlarına biraz saygı.

28 Mayıs 2024 Salı

SAĞLIK MI, ECEL Mİ?

Bir yazı okudum. Konusu insan ömrünün uzatılmasıydı. İnsanlar yeteri kadar sağlıklı olurlar ve herhangi bir kazaya uğramazlarsa çok uzun süre yaşayabilirler diyordu yazıda. Bütün düşüncelerim, duygularım karmakarışık oldu hatta beyin hücrelerimin bir kısmı yanmış bile olabilir. Bildiğiniz alt üst oldum.

Ben kaderci biri olarak, her canlıya belirli bir süre ömür bahşedildiğine inanan; buna tutunarak yaşayan bir insandım. Ölüme dair düşüncelerimi “İnsanı eceli korur.” tespiti ile özetleyebiliyordum. Bana göre bir canlı ancak ölecekse ölürdü. Kendisine bahşedilen ömrü dolmuş birini yaşatmak imkânsızdı. Tıpkı eceli gelmediyse öldürmenin imkânsız olduğu gibi… Şimdi bütün inanç sistemim sarsıldı. 

Gerçekten böyle bir şey mümkün müdür? Biz bahşedilen ömür kadar değil de sağlığımız el verdiği ölçüde mi yaşıyoruz? Ömrü uzatmak mümkün mü? Eğer öyleyse brokoli falan yemeye başlayacağım. Lütfen biri beni aydınlatsın.

21 Mayıs 2024 Salı

İSTEMEDEN GELEN SU ZEMZEMDİR

‘İstemeden gelen su zemzemdir.’ Zamanın behrinde biri demişti bunu bana. Muhtemelen bir teyzeydi. Eğer sen istemeden biri sana su verirse zemzem niyetine geçermiş. Mutlaka içilmeliymiş. Büyükler söylüyorsa bir bildiği vardır diyerek her daim büyüklerin sözünü dinleyen, tecrübeye saygısı sonsuz olan ben düstur ediniyorum bunu. Ne zaman biri bana istemeden su getirse büyük bir minnetle kabul edip susamamış olsam bile içiyorum.

Bir gün, yıllardır hem de haftanın en az üç günü gittiğimiz selfservis bir lokantada çalışanlardan biri getirip masaya yarım litrelik su bırakıyor. Eski ve sevdikleri müşterileri olmamız hasebiyle yaptıklarını düşünüyorum ve çok hoşuma gidiyor bu jest. Çok su içen biri olmadığım halde zemzem geldi deyip içiyorum suyu. Hatta arkadaşıma da içiriyorum. Ertesi gün yine gidiyoruz bu kez su gelmiyor, yemeği zemzemsiz tamamlayıp kalkıyoruz. Birkaç gün sonra aynı amca yine su getiriyor ve gülümseyerek koyuyor önümüze zemzemimizi. Aynı şekilde yine içiyoruz. Ara ara devam ediyor bu durum. Lokantanın bu tutumundan son derece memnunuz. Sonra bazı su firmalarının lokantalara ücretsiz su verdiğine dair bir duyum alıyoruz. Amcanın ücretsiz gelen suları verdiğini anlayınca devamlı ve sevildiğimiz müşteri olduğumuz için su getirdikleri teorimizin suya düşmesi biraz içimizi burksa da hala istemeden geldiği ve benim nazarımda kesinlikle zemzem olduğu için çok da önemsemiyorum.  Lokantaya her gidişimde amcanın su getirmesini beklemeye başlıyorum. Getirmediği günler üzülüyorum. Getirdiği zaman eğer suyu bitiremezsem kalanını boşa gitmesin diye yanıma alıyorum. 

Bir gün aynı lokantaya bir arkadaş gurubuyla gidiyoruz. Bu kez masaya dört beş tane su bırakıyor amca. Ben hemen açıyorum. Yemekten kalktıktan sonra arkadaşlardan biri kasaya yöneliyor ve o tarihi soruyu soruyor. Suların kaçını içtik? Afallıyorum. Neden soruyorsun? diyorum. Bu kez afallama sırası arkadaşta. Parasını ödeyeceğim diyor. Nasıl diyorum büyük bir şaşkınlıkla…

Meğer bana zemzem gelmiyormuş, amca bildiğiniz su satıyormuş. Müşterinin birinin her gelen suyu zemzem niyetine içeceğinden bihaber, pazarlama dehası amcanın haince su satma teşebbüsleri elinde patlıyor. Yemeklerle başlayıp, yemekleri yoğurt, cacık, hoşaf türü içeceklerin, bu içecekleri tatlı reyonunun, tatlıyı ekmeklerin, ekmekleri ise su şişelerinin takip ettiği ve sırayla alacağımız her şeyi aldıktan sonra kasaya ulaşıp ödeme yaptığımız bir sistemde hangi akla hizmet masama sonradan su getirip bıraktığını anlayamadığım işgüzar amcaya çok kızıyorum. Üstelik zemzem sanarak içtiğim suların zemzemi geçtim, parasını ödemeden içtiğim suya dönüşmüş olması daha da kızdırıyor beni. 

Arkadaşlara anlatıyorum durumu. O güne kadar zemzem niyetine kaç su içtiğimi hatırlamamın, sayısını tespit etmemin imkanı yok. Geriye tek bir çözüm kalıyor: Daha önce dalgasını geçtiğimiz, arkadaşlar arasında kim kime ne kitleyebilir diye yarıştığımız yöntemimizi gerçekten uygulamak. 

Herkes son derece keyifli. Tüm arkadaşlarımın kahkahaları arasında uzun zamandır müşterileri olmamız hasebiyle bizi tanıyan lokanta sahibine gidiyoruz. Durumu açıklıyorum ve ardından başım yaklaşık otuz derecelik bir açıyla sağa yatık ve durumun olmazsa olmazı olarak kesinlikle uzatarak ekliyorum “Allah kabul etsinnnnnnnnnnnnnn”

14 Mayıs 2024 Salı

FENA KİTLERİM

Her geçen gün yeni kavramlar, yeni kelimeler ekleniyor dilimize. Sonra bir de aynı kavramların farklı versiyonları… 

Gençlerin, özellikle de belirli bir harçlıkla hayatını idame ettiren öğrenci milletinin arasında “KİTLEME” denilen bir olay var mesela. Anlamı herkesçe malum olsa da kısaca açıklayayım: Bir mal ya da hizmet alımında yapman gereken ödemeyi karşındakine yaptırma durumu. Örneğin çay, kahve içersin hesabı kitlersin, bir yere gidersin yol parasını kitlersin vs. Bu kitleme olayı ise genellikle eylem gerçekleşmeden yapılır. Hatta bu kitleme durumunun “Kanka bugün çaylar senden.” ya da “Hacı taksi paralarını ateşlersin.” gibi çeşitli söylemleri vardır. 

Geçtiğimiz günlerde kitlemenin yeni bir versiyonunu öğrendim. Lakin bu versiyonda bir fark var. Bu kez kitleme, eylem gerçekleşip son bulduktan sonra yapılıyor. Örneğin bir şeyler yiyip içiyorsunuz sonra kalkarken guruptan birine dönüp başınızı sağa doğru hafifçe eğerek ve mutlaka uzatarak şöyle diyorsunuz :“Allah kabul etsinnnnnnn!” 

Denemeyenlere şiddetle tavsiye olunur. Hadi bakalım:

- Allah kabul etsinnnnn!

7 Mayıs 2024 Salı

ÇOCUK İSİMLERİ

Bazen öyle ilginç ve enteresan isimlerle karşılaşıyorum ki “Çocuklara konulan isimler bir intikam yöntemi olabilir mi acaba?” diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Hamilelik anne ve baba için zorlu bir süreç. Bulantısı var, canının olur olmaz şeyleri istemesi var; ağrısı, sızısı var. Doktoru, kontrolü, tedavisi, vitamini, proteini var. Bunlarda fiziksel zorluğu anne adayları çekse de naz, kapris çekme; olur olmaz gıda maddelerini zamanlı zamansız bulmaya çalışma; eşlerini doktora taşıma, ev işlerinde yardımcı olma, anne adaylarının depresif durumlarıyla cebelleşme gibi kısımlar babalara düşüyor. Dolayısıyla her iki taraf için de zorlu olan bu sürecin intikamını alma isteği çocuğa isim seçimine etki ediyor olabilir mi? “Dokuz ay bize çektirdin al bakalım bu ismi, sen de hayatın boyunca bunu çek.” gibisinden… Zira bazı isimleri mantıkla açıklamak pek mümkün olmuyor. 

Ülkemizdeki pek çok çocuğun isim kaderini bir zamanlar trend olan, belki hala trenddir bilmiyorum, anne ve babanın hecelerinden isim türetme ilginçliği belirlerdi mesela. Bu isimler anne ve babanın hecelerinden oluşturuluyor; genellikle de bebek kızsa annenin ilk hecesi babanın son hecesi, erkekse babanın ilk hecesi annenin son hecesi alınıyordu. Şimdi düşünüyorum da bu trende uymadıkları için kendi ağabey ve ablalarıma minnettarım. Yoksa adları Mirol, Binmet, Ahgül, Birya ve Yagül adlı yeğenlerim olacaktı ki en kötüsü de adında gül bulunanların erkek olacak olmasıydı. 

  Ailelerin zıt karakterli kişilerin isimlerini uyumlu koyma çabasına ne demeli? Fuat- Suat, Birol- Gürol, Birgül- Bingül, Atakan- Atacan, Didem- Çiğdem… Kardeş dediğimiz canlıların temel özelliği karakterlerinin zıt olmasıdır. Karakteri zıt olan iki insanın ise tüm özellikleri baştan ayağa zıt olur. Lakin aileler böyle taban tabana zıt iki insana uyumlu ad koyma sevdasına her daim yenik düşüyor. Bu uygulamaya göre de ikinci çocuk kader kurbanı oluyor. 

Çocuklara isim koyma konusunda bir başka tuhaflık ise kendisinden önceki kardeşlerinin cinsiyetine göre durum ya da temenni bildiren isimler verilmesi. Döndü, Döne, Yeter, Dursun… Sonra çocuğun doğum sırasına ya da kardeşler arasındaki yaşa bağlı olarak verilmiş isimler mevcut: İlkin, İlksen, Ardıl… Durum bildirme hususunda bir de “İmdat” var ama bu konuda detaya girmeyeceğim. 

En kötüsü de iyelik ekiyle biten isimler diye düşünüyorum. Çocuk senin çocuğun, canındır, ciğerindir, en değerlendir, en sevdiğindir, ona karşı en güzel hitapları, en özel sevgi sözcüklerini kullanmana saygı duyarım. Ama beni kendi çocuğuna neden “Aşkım, Gülüm” demek zorunda bırakıyorsun ki!

1 Mayıs 2024 Çarşamba

YAYALARA SAYGIM SONSUZ DA…

Araç kullanmaya başladığımdan beri yayalara saygılı bir sürücü olmuştum. Bu, saygılı bir sürücü olmaktan neden vazgeçtiğimin hikâyesidir.

Ülkemizde yayalara saygı herkesin malumu. Yaya geçitleri hiçbir zaman işlevini yerine getirmiyor. Her daim beklemek ve yol vermek zorunda olan yaya oluyor. Buna rağmen arkamdaki sürücülerin kornalarına, selektörlerine, el kol hareketlerine ve duyamadığım lakin kulaklarımda yanma olarak hissettiğim korkarım ki ailemin bazı üyelerini de kapsayan söylemlerine dahi aldırmadan ısrarla yayalara yol veriyordum. Kimse vermese de ben veririm, kimse yapmasa da ben yaparım diye Don Kişotluk yaparak üstelik. Avrupalılar yayalara saygıyı ne güzel yerleştirmişler, bizim ülkemizde neden yok diye hayıflana hayıflana üstelik. Yayalara yol vermeyen sürücülere saydıra saydıra üstelik. Türkiye’de yayalara neden yol verilmediğini ya da en azından yol vermeyenlerin haklılık payı olduğunu anladığım ve yayalara yol vermeyi bıraktığım o olaya kadar bende durum buydu. 

Trafik lambalarının olduğu dört yol ağzı bir caddede karşıya geçmek için bekliyordum. Yayalara kırmızı ışık yanarken diğer tarafta araçların durmasını fırsat bilen üç amca yola atladı. O esnada ışık yeşile dönünce araçlar hareket etti. Amcalar yolun ortasında kaldı. Amcalar tam geri çekilme manevrası yapacakken sürücülerin biri durup yol vermeye çalıştı ama diğer şeritteki sürücü amcaları sallamadı. Duran sürücüyü gören amcalar geri dönmeye çalışırken biri tekrar ileri atıldı, diğerlerini peşinden sürükledi. Yol veren sürücü hala dururken diğer şeritte ki sürücüler ardı ardına geçmeye devam etti. Amcalar geri dönüp, kendilerini kaldırıma zor attılar. Sonrasında da birbirine girdiler. İki amca dönüşlerine engel olan amcayı suçlayıp azarlamaya başlayınca, geçmeye çalışan amca arabaların arkasından şu tarihi cümleleri söyledi. 

-Hepsi geçiyor sen niye durup yol veriyorsun (!) “Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse.”

NOT: Amcanın ağzını doldura doldura, üstüne basa basa telaffuz ettiği sözcüğü (!) burada yazamadım. Lakin TDK’nın sözlüğüne yazınca tam olarak yukarıdaki açıklama çıkıyor. O olaydan sonra bir daha yayalara yol verirsem “Atgillerden, uzun kulaklı binek ve hizmet hayvanı” olayım demekten alamadım kendimi. O gün bugündür kimseye yol vermiyorum.

23 Nisan 2024 Salı

GÖZ KARARI

Ev hanımları için güzel yemek, pasta, börek yapmak; mutfaktaki beceriler, özellikle de bir ya da bir kaç yiyecek konusunda duayen olmak önemli bir mevzu. Gün tabir edilen organizasyonlarda yaptıkları pasta, börekler kadınlar için adeta prestij meselesi. Herkesin kendisini geliştirip onunla anıldığı, gün sırası o kişiye geldiğinde diğer hanımlar tarafından sipariş edilen birkaç tür mevcuttur muhakkak. Aysel Hanım’ın sarması, Melahat Hanım’ın su böreği, Hülya’nın kısırı, Neriman’ın bilmem nesi… 

O yiyeceği hiç kimse o kişi gibi yapamaz. “Ayyy! Ben de yaptım hem de senin tarifinle ama olmadı.” gibi cümleler duymak çok olasıdır. Bu cümledeki eksik, “senin tarifin” tamlamasındaki sıfattır. “Senin eksik tarifin!”. Zira kadınlar hiçbir zaman tarifleri tam olarak vermez. Ya bir ya da birkaç malzemeyi eksik söyler ya da işin sırrı olan tüyoları kendisine saklar. Bir de göz kararı olayı vardır. Malzemeler doğru verilse bile miktar asla söylenmez. Göz kararı koyuyorum. Artık nasıl bir gözse sanırsın dijital mutfak tartısı. Böylece kimsenin kısırı Hülya’nınki, kimsenin dolması Leyla’nınki gibi olmaz.

Kadınların yemek tarifi vermeme ya da yanlış tarif verme tuhaflığının kökeni Çin’e dayanıyor düşüncesindeyim.  Bize Çin’den bulaşmış. Göktürkler, yerleşik yaşayıp tarım yapan Çin’e tarım ürünleri konusunda bağımlı olmaktan rahatsızlık duyuyorlar. Bir gün Göktürk hükümdarı Kapgan Kağan kendi tarımımızı yapmak amacıyla Çin’den vergi olarak 1250 ton tohumluk buğday ile üç bin adet tarım âleti alıyor. Göktürkler, Çin’den aldıkları tohumluk buğdayla hemen tarıma başlıyor, büyük bir hevesle. Araziler tarla haline getiriliyor, temizleniyor, sürülüyor, ekiliyor, sulanıyor. Herkes canhıraş bir çabayla abanıyor tarla işlerine. Her şey tarife uygun tastamam yapıldıktan sonra geriye buğdayların başak vermesini beklemek kalıyor. Günler günleri, haftalar haftaları kovalıyor lakin buğdaylar değil başak vermek ufacık çimlenmiyorlar bile. Ve 1250 ton buğdaydan bir buğday tanesi bile elde edemiyorlar. Onca emek, malzeme ve beklenti boşa gidiyor. Göktürkler “Ayyy! Biz de ektik hem de onların buğdaylarından ektik ama bizim buğdaylar Chanlerin buğdaylar gibi olmadı,” diye ortalarda dolanıyorlar boş yere. Sonradan anlaşılıyor ki, yıllar sonra neredeyse tüm Türk kadınlarına geçecek olan yanlış tarif ya da malzeme verme geleneğinin temelleri o gün atılmış. Göktürklerin kendileri gibi tarım yapmasını istemeyen Çin İmparatoriçesi olacak hatun buğdayı bizimkilere pişirerek vermiş.

16 Nisan 2024 Salı

KİRLENMEK ÜTOPYADIR

Küçük çocukların genelde reklamlarda gördükleri yiyecek, içecek, oyuncak gibi şeyleri isteme eğilimleri herkesin malumu. Çocuklarınızın reklamlarda görerek “Ben bundan istiyorum.” diye tutturmalarına tanık olmuşsunuzdur muhakkak.  Ufak tefek istekleri yerine getirmek kolaydır lakin bazen çocuklar reklamlarda aile bütçesini aşan ürünler gördüğünde işler karışır. Bir cenahta o ürün için mızıklayan çocuk öbür cenahta bunu alamayan aile.  Peki,  her türlü maddiyatı aşan bir şey isteyen bir çocuğunuz oldu mu hiç? 

Benim de çocukken ben bundan istiyorum diye tutturduğum, özendiğim, deli gibi arzu ettiğim bir şey olmuştu. Lakin hiçbir paranın almaya gücünün yetmeyeceği bir şeydi. Ben bir deterjan reklamı annesine takmıştım kafayı. Ben bu anneden istiyorum, diye. 

Mükemmel bir anneydi. Benim çevremde hiç öyle bir anne yoktu. Oysa bir sürü anne tanıyordum. Kendi annem, arkadaşlarımın annesi, anne olan komşu teyzelerim ve akrabalarım hatta filmlere, dizilere çıkan anneler… Hiçbiri öyle değildi. O anne bir melekti. Çocuğuna beyaz renk kıyafetler giydirip sokağa gönderebiliyordu. Benim ve arkadaşlarımın anneleri bize bırak beyaz giydirip sokağa salmayı, beyaz kıyafet almıyordu. Beyaz giyebildiğimiz tek şey fanilalarımızdı, onda bile bir araya geldiklerinde başka mevzu yokmuş gibi bu atletleri neden sadece beyaz ürettiklerine dair söylenip duruyorlardı. 

Çocuk nasıl becerdiğini bir türlü anlamasam da üstü başı çamur içerisinde eve geliyor; çamura ek olarak dondurma, çikolata, meyve suyu lekesi vs ne ararsan oluyordu üzerinde. Ona rağmen annesi gülümseyerek kapıyı açıyor; çocuğunu gördüğünde o gülümseme devam ediyor; çocuğu banyoya götürüp üzerini sevgiyle değiştirip, tekrar bembeyaz kıyafetler giydirdikten sonra mutfağa götürüp, üstündeki lekelere bakılırsa biraz önce dünyayı yemiş olmasına rağmen bir de önüne güzel yiyecekler koyuyordu. Bizim annelerimiz bakkaldan sadece bir şey o da ufak bir şey almamıza yetecek kadar para veriyordu. Hem dondurma  hem çikolata hem meyve suyunu aynı gün içerisinde geçtim biz aynı hafta içerisinde bile göremiyorduk çoğu zaman. Biz çaldığımızda, yine ne istiyorsun, diye açılan kapılar vardı. Ayrıca biz eve biraz önce dünyayı yemediğimiz için acıkarak gelmemize rağmen ya akşam yemeği bekletilirdi ya da en iyi ihtimalle bir dilim ekmeğin üzerine bir miktar salça sürülürdü. 

Çamurlu havalarda dışarı çıkma lüksümüz de yoktu. Zaten yerler çamurluysa hava muhakkak soğuk olurdu. Sıcak havalarda da öyle çamurlu olmazdı sokaklarımız. O çocuk bir tek sokak konusunda şanssızdı. Dışarıda güneş pırıl pırıl parlasa da, kısa kollularla sokağa çıktığına göre yaz mevsimi olmasına rağmen sokaklarındaki çamur hem de balcık çamur hiç kurumuyordu. Eskiden mevsimlerin daha kesin ve keskin olduğu bilgisinden hareketle yaz günü yağmur yağma olasılığı yok denecek kadar az olduğundan ya sokakta asla tamir edilmeyen patlak su boruları vardı ki bu durum yıllar önce İstanbul’un yaşadığı su sıkıntısını da açıklayabilir ya da o annenlerin oturduğu semtin belediyesi hiç iş yapmıyordu. Üstelik de evlerinin durumundan zengin oldukları anlaşılan lüks bir semtte. 

Ayrıca bu anne, oğlunun her yere gitmesine izin veriyordu sanırım. Biz kapının önünden ayrılamazdık. Üç adım ötedeki bakkala giderken bile haber vermek, annelerimiz balkondan ya da camdan baktığında görüş mesafelerinde olmak zorundaydık. En iyi ihtimalle seslendikleri zaman maksimum iki dakika içerisinde görüş açısına girecek kadar uzaklaşma cesareti gösterebiliyorduk. Bu çocuk dağ, tepe, orman, bayır, deniz, göl her bir yeri geziyordu. Bütün bu alanları coğrafi açıdan birbirine yakın yerlerde bulması mümkün olmadığından bir gün içerisinde hatta okuldan sonra gittiği göz önünde bulundurulursa üç dört saat içinde buralara gidebiliyordu ki bu da ancak otostopla mümkündü. Belki de böyle süper annesi olan bir çocuğun süper güçleri vardı, bilemiyorum. 

Bizim kapımızın önünden ayrılma lüksümüz yoktu. Oynadığımız sokaklar asfalttı. Ne beyaz giyebiliyorduk ne yiyeceklerimiz üzerimize dökeceğimiz kadar çoktu ne de çamurlu havalarda dışarı çıkabiliyorduk. En kötüsü de Allah korusun kazara üzerimizi kirletirsek bizi sevgiyle karşılayıp banyoya sokan anne modeli henüz bizim sokağa gelmediğinden kirlenmek bizim için ütopya, kirli kıyafetlerle eve gitmek kâbustu. Bu nedenle tüm çocukluğum o anneye özenmekle ve o şanslı çocuğu kıskanmakla geçti. Oysa onu hak eden bendim. Çok uslu bir çocuktum. Onun sorumsuz oğlu gibi değildim. 

O anneyi farklı kılan şeyin eğitim ve maddi imkânlar olduğuna inandım yıllarca. O anne kesin üniversite mezunuydu ve iyi bir geliri vardı. Yıllar sonra anne olan iyi eğitimli ve iyi gelirli arkadaşlarım arasında da bulamadım öyle bir anne. Sonunda anladım ki o anne de en az kirlenmek kadar ütopikmiş, en azından bizim ülkemizde.

4 Nisan 2024 Perşembe

ACABA NE YESEK?

Dünya mutfağı çok ilginç. İnsanoğlu her şeyi yeme eğiliminde sanırım. Bu eğilim yemek programları ve gurmelerle daha da arttı. Dünyanın çeşitli mutfaklarında salyangoz, köpek, canlı ahtapot, bilumum böcekler, akrep, tarantula, kurbağa bacağı, döllenmiş ördek yumurtası, eşekarısı larvası, denizanası, maymun beyni,  kuzu gözü, karınca yumurtası gibi birbirinden itici şeyleri yiyorlar. Türk mutfağı kesinlikle makul. Bazen bazı şeylerin suyunu çıkarsa da… 

Bir arkadaşımız memleketindeki bir çorbacıdan bahsediyor. Çorbaların lezzetini öve öve bitiremiyor. Lakin bizim asıl dikkatimizi çeken şey çorbacıdaki çorba çeşidinin sayısı oluyor. Arkadaş, lokantada tam 120 çeşit çorba olduğu bilgisini verdiği andan itibaren bizim için olay çok bilinmeyenli denkleme dönüşüyor. 120 çeşit çorbanın imkansızlığı üzerinde uzun uzun tartışıyoruz. Bizim çorba literatürümüz tarhana, mercimek, domates, yayla, ezogelin, tavuk suyu, et suyu, şehriye, işkembe, kelle paçayla sınırlı. Hadi patlıcan, soğan, kremalı mantarı da ekleyeyim en fazla on beş çeşide çıkabiliyoruz. Olsa olsa aynı malzemelerle aynı çorbaları farklı şekillerde yapıyorlardır diye fikir yürüten arkadaşlar oluyor. Domates çorbası, kaşarlı domates çorbası gibi. Çorbacı reklamcısı arkadaşımız öyle olmadığını iddia ediyor. Merakımıza yenik düşüyoruz ve yaklaşık 200 km yolu göze alarak çorbacıya gitmeye karar veriyoruz. Bu kararı vermemizde en büyük etken de sürekli olarak gurme olduğunu iddia eden bir arkadaşımız oluyor. 

Gurmeliğin doğuştan geldiği, sonradan gurme olunmayacağı konusunda ısrarcı olan arkadaşımız bu çorbacıya mutlaka gitmesi gerektiğini, kendisi gibi bir gurmenin bundan mahrum olmaması gerektiğini söylüyor. Dahası çorbaların gerçekten lezzetli olup olmadığını tescillemek istiyor. Bir hafta sonu kalkıp gidiyoruz. Gitmeden önce de arkadaşımızdan lokanta sahibinin kendisini çorbalara adadığını, bu işi hobi olarak yaptığını ve en önemlisi çorbalarının beğenilmesi konusunda hassas olduğunu öğreniyoruz. Ancak bu gereksiz bilgiye o an pek itibar etmiyoruz. 

Çorbacıya girdiğimizde duvarı bir baştan bir başa kaplayan çorba listesini okumaya başlıyorum. Hamsi çorbasına geldiğimde hem sıkıldığım için hem de hamsinin bile çorbasını yaptılarsa üç yüz yirmi çeşit bile çorba yapabilirler diyerek okumayı bırakıyorum.  Garson sipariş almaya geldiğinde doğuştan gurmemiz hariç hepimiz mercimek, yayla, domates gibi bildiğimiz, tanıdığımız, aşina olduğumuz, bizi şaşırtmayacak, hayal kırıklığına uğratmayacak, güvenilir ve en önemlisi kesinlikle yiyebileceğimiz çorbalardan sipariş veriyoruz. Bizim gurme, ben biraz daha inceleyeceğim mönüyü, henüz seçemedim, diyerek gönderiyor garsonu. Eksantrik çorbalar deneyecek illaki. Yapma etme bildiğinden şaşma, tuhaf bir şey gelir yiyemezsin dediysek de dinletemiyoruz. Ben doğuştan gurmeyim, insanlar gurme olmaz, gurme doğar, her şeyi tadabilirim diye diretiyor. Lakin yeterince gurme değilmiş anlaşılan Alişka, Miso, Pirpirim, Toyga, Bıtbıt, Püşürük, Düğürcük gibi bir sürü enteresan çorba arasından isteye isteye paça çorbası istiyor.  

Bizdeki bilgi “Hayvanın kellesinden yapılan çorbaya paça denir.” şeklinde. Lakin onlar hayvanın ayağına paça diyorlarmış. Arkadaşın önüne ayak çorbası geliyor. Hayvanın kellesini yüzme konusunda bir sıkıntı yok ama aynı şey ayak için geçerli değil sanırım. Aşçılar ya ayağı yüzememiş ya da bin çeşit çorba yetiştireceğiz diye yüzmemiş. Zira yüzmek fiilinin kullanılacağı tek şey çorbanın üzerinde yüzen kıllar oluyor. 

Üzeri kılla kaplı çorbayı gören arkadaşın rengi mütemadiyen değişmeye başlıyor. Biraz önce söylediklerini yutamadığından, kıllarla cebelleşmeye başlıyor. Kaşığıyla kılları önce sağa itiyor, olmuyor. Sonra sola itiyor, yine olmuyor. Pes etmeyip başka bir kaşığın yardımıyla iki yana itip arayı açmayı deniyor lakin o zaman da çorbayı yeme şansı kalmıyor. O çorbasıyla cebelleşirken biz çorbalarımızı afiyetle yiyoruz tabi. Sonrasında kendisine yardımcı olalım, biz kılları tutalım o yesin diye iki arkadaş el atıyoruz olaya. Bizim çorbanın üzerine eğilmiş bir şeyler karıştırdığımızı görmüş olmalı ki lokanta sahibi olduğunu düşündüğümüz, insan irisi bir arkadaş arkasında en az kendisi kadar cüsseli iki kişiyle tepemize dikilip “Bi durum mu var gardaş?” diye soruyor. Adamın soruş tarzı herhangi bir durumu dile getirme cesareti vermek bir yana, ağzımızı açmaya bile korkacağımız şekilde olduğundan bir şey diyemiyoruz. Çorbalarına laf etmekle aile efradından ya da sülalesinden bir takım kişileri uygunsuz sıfatlarla anmak, nazarında aynı şeymiş gibi duran adam hakkında daha önce öğrenip gereksiz olduğunu düşündüğümüz “Lokanta sahibi çorbaları konusunda hassastır.” bilgisi birden önem kazanıyor. Çorbacılık işini tamamen hobi olarak yapan bu iri ve ürkütücü arkadaşın boks falan gibi başka hobileri olup olmadığı endişesi şöyle bir yokluyor beni. Bizim doğuştan gurme, sanki içemediği çorbanın az sonra parasını ödeyecek bir müşteri değil de misafirliğe gitmiş mütevazi bir konuk edasıyla çorba çok güzel olmuştan başlayıp ellerinize sağlık, çok zahmet etmişsinize kadar götürüyor övgüleri hatta cümlesini Allah razı olsunla noktalıyor. 

Bir sorun olmadığına ikna olan çorbacı yanımızdan uzaklaştığında rahat bir nefes alıyoruz. Sonra hep birlikte sıkıştırmaya başlıyoruz arkadaşı çorbasını içsin diye. Her şeyi yiyebileceğini iddia eden doğuştan gurme bunun imkansız olduğunu söylüyor. Arkadaş çorbasını içiyormuş gibi yapmaya çabalarken başka bir arkadaş hesabı ödüyor. Lokanta sahibini gözetlemeye başlıyoruz. Başka bir masaya gittiğini görünce fırsatı ganimet bilip apar topar çıkıyoruz dışarı.  Bizi, yemek yiyip hesabı ödemeden kaçsak en fazla bu kadar gerilebileceğimiz bir duruma düşüren doğuştan gurmemize yol boyu takılmadan edemiyoruz. “Gurmelik doğuştan gelir. Sonradan gurme olunmaz.”

21 Mart 2024 Perşembe

ANADİL CANDIR

Tıp Fakültesindeki öğretim elemanlarına sesleniyorum. Ne yapıyorsunuz orada gençlere de anadillerini unutuyorlar. Bize geldiklerinde böylelerdi demeyin, yemeyiz. Zira her yıl Tıp Fakültesine en az elli öğrenci yolluyoruz ki burada elli mübalağayı abartmak için söylenmiş bir rakam değil, istatistiklerden çıkarılan bir veridir.  Her birinin Türkçeyi çok iyi bildiklerine ben şahidim. Daha önemlisi Tıp Fakültesine girebilmek için en az Fizik, Kimya, Biyoloji kadar Türkçe soruları da yapmak zorundalar. Dolayısıyla o fakülteyi kazanan biri normal bir vatandaşın bildiğinden en az sekiz dokuz kat daha fazla Türkçe bilgi ve becerisine sahip. Doktor adaylarına anadillerini Tıp Fakülteleri unutturuyor, kimse inkâr etmesin. 

Birileri de doktorlara Türkçeyi yeniden öğretsin. Sonra şu tahlil, MR gibi şeylerin sonuçları da lütfen Türkçe yazılsın. Kullandığımız terimlerin Türkçe karşılığı yok falan diye savunma mekanizmalarını kabul etmiyorum. Talep etsinler TDK bulsun. Zamanında “Bilgisayardan buzdolabına, belgegeçerden gök götürür konuksal avrata hatta oturgaçlı götürgeçe” kadar bir sürü kelime türetmişler. İstesinler biz de yardımcı olalım, bu hususta gayet başarılı bir toplumuz. Sağlıklıyken endişeden öldürecekler ya da kalpten götürecekler insanı. Semptom, lezyon, inflamasyon, transformasyon... Ayrıca görünen o ki mesele Türkçe karşılıklarının olmaması değil. Zira transformasyon yazdığımda uyarı verdi bilgisayar. Türkçesi varmış: “Dönüşüm”. Bir tahlil sonucunda her ne kadar neyin neye dönüştüğünü anlamasak ve kulağa ürkütücü gelse de en azından “Belki iyi bir şeye dönüşmüştür.” diye rahatlatabiliriz kendimizi. Ama öyle bir yazıyorlar ki insanın vasiyetini yazası geliyor. Sonra sevdikleriyle vedalaşmak falan cabası... Hiç birini yapamıyorlarsa en azından not düşsünler bir şeyiniz yok diye.

Geçen gün doktora gittim. MR sonuçlarımı aldım elime. Aman Allah’ım dünyam başıma yıkıldı. Bir an önce durum ne kadar kötü, ne kadar zamanım kalmış diye öğrenmek için doktora koştum. Doktor ameliyatta dediler. Can havliyle ameliyathaneye gittim. Hasta yakınlarından daha fazla panik, endişe, korku vardı bende. Mevzuyu bilmediklerinden bir ara acaba hastanın yakını mıyım, tanımadıkları bir akraba mıyım falan diye çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştü varlığım. “Gayrimeşru kızı mı acaba?”ya kadar götürdüler işi. Hasta sağ çıkamasa bir sürü kişinin aklında soru işaretleri bırakarak gidecek merhum. Sadece doktoru beklediğime elimdeki raporu gösterince ikna oldular. Sonra herkes içerideki hastayı bıraktı. Hep beraber bana üzülmeye başladık. Teyzelerden biri olsun daha gençsin atlatırsın belki diye teselli bile etti beni. Doktor çıktığında, ameliyat nasıldı diyen olmadı. Hep beraber raporu gösterip, benim durumumu sorduk.  Doktor baktı, bir şeyiniz yok, dedi. Tüm sempatiyi ve merhameti anında kaybettim. Hatta senin yüzünden kendi derdimizi unuttuk, bir şeyin de yokmuş bakışları dolaşmaya başladı üzerimde. Kendimi dışarı zor attım.

Madem iyiyim neden üç buçuk sayfa anlattınız durumumu o zaman? Neden lezyon, mezyon, semptom, memptom bir sürü şey sıraladınız. Kısaca bir şeyin yok yazsaydınız olmuyor muydu? 

Demem o ki birileri şu doktorları ya sustursun ya da tekrar Türkçe konuştursun. Lütfen olmuyor böyle.

20 Mart 2024 Çarşamba

EMPATİNİN SUYU

Biz her şeyin suyunu çıkarmaya meraklı bir toplumuz bence. Ancak mümkünse empatinin suyunu çıkarmayalım. 

Empati konulu bir seminerde katılımcılardan biri söz alıyor: Empati çok önemli, mesela ben Edebiyat öğretmeniyim sadece öğrencilerimle, arkadaşlarımla, ailemle değil derste anlatacağım karakterlerle de empati kuruyorum. Hatta örneğin Orhan Veli anlatacaksam, derse gitmeden önce Orhan Veli oluyorum. Onun gibi düşünüyorum, Orhan Veli olsa ne yapardı diyorum, onun söyleyebileceklerini söylüyorum, yapabileceklerini yapıyorum” diyor. Cümlelerini, “Bence herkes böyle yapmalı özellikle de öğretmeler. diye tamamlıyor. 

Bence bunu bir kere daha düşünmeliyiz ya da en azından herkes böyle yapmalı diye genellememeliyiz. Derste anlattığı karakterle özdeşleşmek bir Edebiyat öğretmeni için sorun teşkil etmez belki. Derse giderken Orhan Veli, Faruk Nafiz, Reşat Nuri, Tevfik Fikret falan olmasında sorun yok. Bir matematikçi için de aynı durum geçerli olabilir. Ali Kuşçu, Ömer Hayyam ya da mesela Pisagor üçgenini anlatırken Pisagor, Öklid teoreminde Öklid olarak gidebilirler okula. Hatta mümkünse tüm fizikçiler kuantum anlatırken Einstein olsunlar. Ona da varım. Lakin ben Tarihçiyim. Moğollar’ı anlatıyorum, II. Dünya Savaşı’ndan bahsediyorum. Okula Cengiz Han, Hitler ya da Kazıklı Voyvoda olarak gittiğimi düşünsenize. 

Zorlamayalım. Mümkünse tarihçiler empati falan kurmasın. Herkes okula edebiyle tarih öğretmeni olarak gitsin.

19 Mart 2024 Salı

PARA PARA PARA

İnsanların en önemli özelliği düşünebilmeleri olarak görülüyor. Oysa görülen o ki insanın en önemli özelliği hayalperest olması. Bence insanlık gelişimini hayalperestliğine borçlu. 

Hani bir fıkra vardır: Nasrettin Hoca yukarı köyde bir yalan söylemiş, aşağı köyde kendisi de inanmış. Hiç komik değil çünkü bu bir realite ve Nasrettin Hoca’yla sınırlı kalan bir şey de değil maalesef. İnsanın tüm hayatı bir şeyler uydurup sonra onlara inanmakla geçmiş. Örneğin para. Para, dünyadaki en önemli, insanları en birleştirici unsur olmasına rağmen aynı zamanda en hayali şeymiş! Parayla ilgili bazı teknik bilgileri öğrendiğimde büyük bir şok yaşadım. Para denilen şey kurgu olup tamamen güven üzerine kuruluymuş çünkü dünyadaki mevcut paraların yüzde 90’ı gerçekte yokmuş. Sadece yüzde 10’u fiziksel para, yüzde 90’ı ise kaydi ya da itibari paraymış.  Para sandığımız şey gerçekte banka monitörlerindeki rakamlardan ibaretmiş. 

Günün birinde herkes tüm parasını bankalardan çekmeye kalksa herkese verilecek para bulunamayacak. Öyle ki bir bankadan dünyada mevcut para miktarının yanında cüzi ötesi kalan mesela alt tarafı 100 bin lira çekmek için bile en az bir gün öncesinden bankanıza bildirmek zorunda kalıyorsunuz, parayı toparlayabilsinler diye. Bu durumda para tamamen güven üzerine kurulu bir şey. Yüzde 90’ı sanal olduğuna göre dolayısıyla para güvenin en çok işlediği yer ama aynı zamanda insanlar en çok para hususunda birbirlerine güvenemiyorlar. Bu nasıl yaman bir çelişki? 

Ayrıca hayali bir şeyi kazanmak uğruna kendimizi paralıyoruz. Daha kötüsü teknik olarak aslında ne kadar paraya çalıştığımızı bile bilmiyoruz ya da ne kadar bir birikime sahip olduğumuzu da. Değerini belirleyen şey de insanların kurguları olduğu için değeri sabit değil. Döviz kurlarındaki sürekli değişim dikkate alınırsa özellikle de bizim gibi ülkelerde ne kadar paramız olduğunu bilme şansına asla sahip değiliz. Birkaç yıl önce döviz kurları bir hafta içerisinde hızlı bir yükselişle iki kat artmıştı. Hafta başında maaşı 1000 Euro olan bir kişinin geliri hafta ortasında 800 Euro’ya düşmüş, haftayı 500 Euro maaşla kapatmış, hafta sonuna yarı yarıya fakirleşerek girmişti.  Bir iş yaptıracağımız zaman ücrette anlaşma yapıyoruz. Herkes iş sonunda ne kadar kazanacağını bilmek istiyor. Oysa iş sonunda kazandığımız miktarın ne kadar edeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok.  

Tamamen güvene dayalı bir şeyin en güvenilmez şey olduğunu fark etmek bitirdi beni. Merak ediyorum “Para, para, para.” diyen Napolyon bu gerçeği biliyor muydu acaba?

BİYONİK İNSAN

Bilim adamlarının biyonik insan üreteceğine dair bir teori var. Hatta biyonik el falan üretilmiş bildiğim kadarıyla. Eğer öyle bir niyetleri varsa bence hemen vazgeçsinler. Birincisi dünya nüfusu zaten fazla. Ayrıca henüz gerçek insanları istihdam edemiyoruz, bir sürü insan işsiz. Biyonik insan işsizliği tamamen zirve yaptırır. Bir kere biyonik insan bizim yaptığımız işten kat kat fazlasını yapabilir muhakkak. Sonra ona koyacaklar benzini hatta onu takacaklar şarja hiç durmadan çalışabilecek ama biz yorulacağız, acıkacağız, yeri gelecek hastalanacağız. Biyonik insanın sigorta primi, iş güvenliği, ikramiyesi, fazla mesaisi gibi bir sürü yükü de olmayacak işverene. İşten çıkarırsa tazminat falan ödemek durumunda da kalmayacak. Bir kere satın alacak, koyacak iş yerine, oh mis gibi. Dolayısıyla biz normal insanlar, o biyonik varlıklarla rekabet edemeyeceğiz. 

İş sektörüyle de sınırla kalmayacak. Zira biyonik insanın robottan farkı hislerinin de olacak olmasıymış. Dolayısıyla sadece çalışma, iş gücü açısından değil, ilişkiler açısından da durumumuz vahim. Bir biyonik kadınla sevgili ya da arkadaş olduğunuzu ve size trip atmaya başladığını düşünsenize. Biz bir noktada yorulup, pes ediyoruz. Trip süremizi maksimum bir hafta uzatabiliriz. Bunda öyle olmayacak takacak kendini şarja ömür boyu trip atacak. 

Duyguları olan, fazla gelişmiş, benden üstün robot insanların olduğu bir dünyada yaşamak istemiyorum. Teknolojideki gelişim zaten korkutuyordu beni. Şimdi bir de biyonik insan tehdidi çıktı ortaya. Ben henüz cep telefonumdaki Siri denilen haddinden fazla ukala, her daim burnunun dikene giden, işine gelmeyeni anlamayan, aramızda bir samimiyet olmamasına rağmen bana adımla hitap eden, her şeye verecek bir cevabı olan zaman zaman atarlanan o hatunla baş edemiyorum. Lütfen bir de biyonik insan falan üretmesinler.

17 Mart 2024 Pazar

SOSYAL MEDYA ATARLARI

İyi ki var şu sosyal medya; durum güncellemeleri, hikâye paylaşımları falan... Eğer kırk yıl önce bunlar olsaydı eminim Güzin Abla işsiz kalırdı. Bir zamanların ünlü TV dizisi “Yalan Dünya”daki Vasfiye Teyze’nin dediği gibi “Herkes akıtıyor elemini, kederini durumuna, hikâyesine…” 

Bir arkadaşımın insanlardan şikâyet eden; insanların anlayışsızlığından, cahilliğinden, görgüsüzlüğünden, kabalığından, bencilliğinden dem vuran paylaşımlar yaptığını fark ediyorum. Merak ediyorum, kim bu kızı bu hale getiriyor diye. Bütün yakın çevremizi gözden geçiriyorum. Hatta kendimi bile sorguluyorum. Lakin çoğu failler gibi bu da meçhul kalıyor. Ayıp olmasın diye soramıyorum da. Ta ki bir gün WhatsAap durumunda şöyle bir paylaşımla karşılaşana kadar: “Gecenin bir yarısı yüksek sesle müzik dinlenmez. Yeter artık, bu ne görgüsüzlük, kapat şu müziği!” Birine yazacağı mesajı yanlışlıkla durumuna yazdı diye uyarmak amacıyla ama en çok da merakıma yenik düşüp mesaj yazıyorum. Alt katında oturan kayınvalidesine kızdığını, kadının çok yüksek sesle müzik dinlediğini söylüyor.  Peki, yazıyorum cevap olarak. Zira sözün bittiği yer. Aslında sözün bittiği yer değil, söylenecek çok şeyin olduğu ancak sözün bitmesinin gerektiği yer. 

Faili ve sorunu öğrenmek daha da merakımı celp ediyor ama bu defa başka sorularla. Birincisi neden bu rahatsızlığını kayınvalidesine açıkça söylemiyor, bir zahmet bir kat aşağı inip yüz yüze konuşmuyor ya da şikâyetini direkt mesaj olarak yazmayıp, bunu durumunda paylaşarak cümle âleme ilan ediyor? Yapabileceği her şey, yaptığından kesinlikle daha mantıklı. Durumunda paylaşmaktaki amaç ne? Kavga etmemek mi, muhatap olmamak mı; bu durumda muhatap olmamış mı oluyor? İkincisi bakalım teyze onun paylaşımını görecek mi? Hadi gördü diyelim bu daha büyük bir krize neden olmaz mı? Yüz yüze söylediğinde anlamıyor diyelim o zaman yazdığında mı anlamayacak? Ya da kendisini böyle daha çok dikkate alacağını mı düşünüyor? “Bak Gelin sosyal medyada paylaşmış, durum ciddi zahir, kendime çeki düzen vereyim” mi diyecek? 

Ayrıca neden tüm paylaşımların genellemelerden ibaret? Kaynanana kızıp niye tüm insanları harcıyorsun, dahası neden herkesi zan altında bırakıyorsun? Sosyal medyayı kullanmak önemli ama doğru zamanda ve doğru yerde kullan. Bu vakada işe yarayabilir olması yok denecek kadar az.  Böyle bir durumda yapılacak en makul ve mantıklı olan şeyi yap. İn aşağıya önce edebinle söyle, olmadı kavga et, o da olmadı kocanın başının etini ye, o sustursun annesini. Hiçbiri işe yaramazsa saha avantajını kullan; o müzik mi açtı sen de hopla, zıpla, dans et hatta tepin tepesinde. Bak bakalım bir daha açabiliyor mu? WhatsAap’tan sus demek nedir?

16 Mart 2024 Cumartesi

NİNELİK- DEDELİK HORMONU

 

Tıpta annelik hormonu diye bir şey var. Hamile kadınlara enteresan şeyler yaptırıyor. Onları daha duygusal yapıyor mesela, daha sevecen vs. Lakin bence tıp literatürüne henüz girmemiş ninelik ve dedelik hormonu diye de bir şey var ki, annelere her ne yapıyorsa onlara kat kat fazlasını yapıyor. Kendi çocuklarına katı, kuralcı hatta kimi zaman despot olan anne-babalar, nine- dede olduklarında birden evrim geçiriyorlar. O “Yaprak Dökümündeki Ali Rıza Bey” tarzı baba gidiyor torunlarına karşı Noel Baba kıvamında bir dede geliyor yerine.

Benim kuş uçurtmayan, bize göz açtırmayan annem bile torunlarının oyuncağı oldu mesela. Küçükken hiçbir yeri dağıtmamıza, kirletmemize izin vermeyen, her daim her yeri derli toplu tutan kadın gitti; yerine tanımadığım sevecen bir teyze geldi resmen. Küçükken hatırlıyorum, yaramazlık yapmak diye bir kavram yoktu bizim literatürümüzde. Etrafı oyun oynarken kirletmenin mevzu bahis olamamasını geçtim bizim ödev yaparken bile evi batırma şansımız yoktu. Masaya silgi parçacıkları döküldüğünde kıyamet kopardı mesela. Ben masa, silgi artıklarıyla kirlenmesin diye çabalarken öğrendim yanlış yapmamayı. Ancak annem torunları olunca bir tuhaflaştı.

Masa örtüsüne ezkaza kalemin ucunun değmesiyle oluşmuş lekenin bana hesabını soran kadın yüzünde ömrü hayatımda tanık olmadığım bir mutluluk, dahası gururla yeğenimin karaladığı duvarı “Bak teyzesi ne yapmış?” diye gösterdi bana. O gün benim bittiğim gündü. Psikolojim bozuldu, depresyona girdim. Ben üniversite sınavında derece yaptığımda bu kadar mutlu olmamıştı. Pablo Picasso’nun annesi gurur duymamıştır bu kadar. Sanırsın Da Vinci’nin “Monalisa”sını çizmiş sıpa. Ne var abartılacak, saçma sapan şekilde duvarı karalamış işte; zamanında bıraksa yağlı boya tablo yapardım ben o duvara.

Lütfen çok rica ediyorum tıp bilimi ya şu anne babalarda, nine-dede olduklarında meydana gelen dönüşüme çözüm bulsun ya da daha güçlü antidepresanlar üretilsin.

 

ÇATIŞMADAN KUŞAK SAVAŞINA

 

Eskiden kuşaklar arasında çatışma olurdu. Lakin şimdi her şey ışık hızında değiştiği ve geliştiği için çatışma savaşa dönüştü. Kuşaklar arası fark her geçen gün daha çok açılıyor. Annem “Küçülmüş giysileri ince uzun katlayıp bebek diye onlarla oynardık.” diye anlatıyor. Ablamın kolu, bacağı oynamayan, plastikten bir bebeği varmış. Ben Cindy bebekleri ucundan yakalamış bir kuşağın çocuğuyum.  Şimdiki çocuklar saçlarını kendilerinin takıp çıkardığı LOL bebeklerle, giysi dizayn edebildikleri tasarım setleriyle, moda atölyeleriyle oynuyorlar. Bizim sadece üzerindeki elbisesiyle satılan bir tanecik bebeğimiz olurdu. Şimdi yanında gardırobuyla satılan Barbie bebekler var. Bununla da bitmiyor. “Barbie”nin evini, bisikletini, arabasını hatta karavanını bile üretmişler. Ben karavanın ne olduğunu ortaokulda öğrenmiştim. “Barbie”nin doğuran köpeğini gördüğüm an, benim de leyleklerin de bittiği andı. Pokemonlarla büyüyen çocuklarla çok sorun yaşamamıştık mesela. Sonra Ben-10 kuşağına maruz kaldık.

Kuşaklar arası farkın bundan sonra asla kapanmayacağını Ben-10 kuşağıyla öngörmüştüm zaten. Lakin bu kadar büyüyeceğini tahmin edememiştim doğrusu. Şirinlerle büyüdük biz yahu! Rol modelimiz, sürekli yardımlaşma, dayanışma içerisinde yaşayan, daima iyi şeyler yapan, çalışkan, iyi huylu, mutlu, neşeli, sevimli; en önemlisi saygılı mavi yaratıklardı. Biz de iyi bir çocuk olursak “Şirinler”i göreceğimize inanan saf ve temiz çocuklardık. Şimdiki nesil vurdulu kırdılı, bol aksiyonlu, şiddet hatta dehşet içerikli, süper güçlere sahip acayip kahramanları olan -tanımlayacak kelime bulamadığım- şeyler izliyorlar. Bu nedenle nesiller ışık hızında değişiyor, agresif oluyor, dahası ele avuca sığmıyor.

Ben aynı benim, eski öğrencilerime davrandığım gibi davranamıyorum yeni nesle. Ama şimdiki nesil akıllı telefon kuşağı üstelik. Adamlar sürekli internette. Her şeyden haberdarlar, her şeyi biliyorlar; hiçbir şeyden korkmuyor, dahası hiçbir şeyle kandırılamıyorlar. “Disipline gitmek” diye bir korku vardı mesela bizim zamanımızda yüreklerimize salınmış. Hatta orada kamp kurmuş. Tüm ortaokul ve lise hayatımda kimse disipline gitmedi. Biz disipline gitmekten ölümüne korkardık. Çünkü disiplinin ne olduğunu bile bilmiyorduk. Disipline gidersek neler olabileceğini, disiplin denen şeyin nerede bulunduğunu, orada karşımıza kimlerin ya da neyin çıkacağını… Bilmemenin verdiği ürkütücülükle, geçtim bir suç işlemeyi, hata yapmaktan, yaramazlık yapmaktan, saygısızlık yapmaktan kaçınırdık. Ben disiplinin, bir müdür yardımcısı ile iki öğretmenden oluşan bir kurul olduğunu öğretmenliğe başladığımda öğrendim. Şimdi neredeyse haftada bir toplanıyor disiplin kurulu. Öğrencilerin korkusu yok. Disiplinin ne olduğunu bilmelerinin ötesinde; disiplin kurulunda kimler var, yönetmelik ne, hangi suça ne ceza alırlar, bu cezalar nasıl ve ne zaman kalkar hepsinden haberleri var. Şimdi bu çocuğu öğretmenler neyle disipline etsin?

Gençlerin her şeyi bilmesinden kaynaklı sorunlar bir yana, artık veliler de değişti. Bizim velilerimiz bizi kurbanlık dana gibi eti sizin, kemiği benim şeklinde taksim ederek teslim ettiler okula. O esnada kafamda uyanan deli sorular hala aklımda: Nasıl yani, beni kesecekler mi, nasıl bir taksim bu, bari yarı yarıya eşit paylaşsalar, bunca yıllık aileme neden sadece kemiklerim kalıyor da daha adını bile bilmediğim adamlar etleri alma lüksüne sahip oluyor, Kurban Bayramı’nı beklerler mi acaba? Şimdiki veliler, neredeyse çocukların saçlarından doğal yollarla dökülen kılları isteyecekler bizden.

Disiplin kuruluna çağrılıyor veliler. Yüzlerde gülücükler, son derece mutlu, memnun. Çocuğunun davranışından gururlanan veliler gördüm kurulda. Sanırsın disiplin kuruluna değil ödül törenine gelmiş. Ağzı kulaklarında çocuğunun okuldan nasıl kaçtığını, sonra nasıl kavgaya karıştığını anlatıyor. “Elindeki bardağı geçirmiş arkadaşının kafasına”. Gurur duyarak anlattığı şeyin bir tık üstü taammüden adam öldürmeye teşebbüs. “Sonra da o kızgınlıkla devirmiş masayı.” Susturmasak, abla: “Göster oğlum hocalarına …” durumuna bağlayacak. Anneye bak, demekten alamıyorum kendimi. Ben disipline gitsem annem hayatta kurula çıkmama izin vermezdi. Önce bana helvamı yaptırır, tüm mahalleye dağıttırır, bulaşıklarını da yine bana yıkatır, konu komşuya, hocanın “Merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusunu cevaplamak kalırdı sadece.  

SİVRİSİNEK

 

Gece bir sivrisinek vızıltısıyla uyanıyorum. Sivrisinekler herkesin malumu. Işığı kapattığın an kulağının tam dibinde vızıldamaya başlar, ışık açıldığı an sırra kadem basar. Böyle korkak, hain, kaçak köçek dövüşen bir cibilliyetsizle muhatap olmak istemediğimden çekiyorum yorganı kafama ve uyuyorum ertesi güne nasılsa eceliyle ölür, belasını benden bulmasın diyerek. Erken konuştuğumu ertesi gün anlıyorum. Gece yine kulağımın dibinde vız vız… Demek ki ömürleri iki günmüş diye yine sivrisinekle sivrisinek olmayıp çekiyorum yorganı kafama. Ertesi gün yine geliyor bizimki. Her gün bir sonraki güne çıkmaz diye umut etsem de her gece şaşırtmayı başarıyor beni. Yaklaşık on gün sürüyor bu umutlu bekleyiş. Lakin nafile… Bir ara evde açık bir yer mi var, başka sinekler mi giriyor diye köşe bucak her yeri araştırıyorum ama yok. Bir sivrisineğin bu kadar uzun yaşamasını aklım almıyor. Birden fazlalardı ve çiftleşip ürediler artık maaile yaşıyorlar, biri ölünce neslini diğeri devam ettiriyor diyeceğim ama öyle bir durum da yok zira en başından beri tek sinek olduğuna adım gibi eminim. Kafama takılıyor, gecenin bir vakti kalkıp arama motoruna, o korkunç cevabı alacağım soruyu yazıyorum.

Açılan sayfada gördüğüm sayıyı uyku sersemi yanlış okumuşumdur diye avutuyorum kendimi. Gözlerimi ovuşturup tekrar bakıyorum lakin “Dişileri 60-90 gün yaşar.” ibaresi değişmiyor.  Uykum birden açılıyor. Öğrendiğim gerçekler bununla da bitmiyor. Bir sivrisineğin ortalama üç yüz kadar yumurta bırakabildiğini ve üstelikte bunu tek seferde yapabildiğini öğreniyorum. Sadece dişilerin bu kadar yaşadığı, erkeklerin ömrünün 2-3 gün olduğu bilgisinden hareketle on gündür evimde ikamet eden davetsiz ve yüzsüz misafirin dişi olduğunu da tescilliyorum böylece. Evimdeki olası yumurta potansiyeli beynimde şimşek gibi çakıyor. Üç yüzünün birden dünyaya gelip onların da çiftleşip korkunç bir hızla çoğalacakları gerçeği tüylerimi ürpertiyor. Yılanın başını küçükken ezmeyip on gün boyunca evimde ikamet etmesine daha doğrusu koloni kurmasına izin verdiğim için kızıyorum kendime. Tek tesellim kasım ayında olmamız oluyor. Artık kış mevsimi yaklaştı en fazla ne kadar daha yaşayabilirler ki derken bazı türlerinin elli derecenin altındaki soğuk ortamlarda bile kendilerine bir delik bularak kış uykusuna yatabildiklerini ve bu türlerin altı aya kadar yaşayabildiklerini öğreniyorum. Asıl yıkıcı haberleri ertesi gün bir biyolog arkadaşımdan alacağımdan habersiz, sarsılmış ve çaresiz bir şekilde yatağıma kıvrılıyorum.

Sivrisineklerin kanımızı emmek için iğne şeklindeki ağızlarını derimize soktuğunu ve kanımızı emerken kan pıhtılaşmasın diye derimizin içine tükürdüklerini söylüyor arkadaş. Tüm sinirlerim zıplıyor. Eve gidip “İnsan yediği çanağa tükürür mü şerefsiz sivrisinek?” diye bağırmak geliyor içimden. Gözlerim büyüyor, fırsatım varken öldürmediğim, düşmanımı küçümsediğim için bir kez daha kızıyorum kendime. Tüm bunlar yetmezmiş gibi arkadaşım bir de damarlar konusunda seçici olduklarını, damar beğenmediklerini söylüyor. “Deri bizim derimiz onun vücuduna giren bir boru yok tabi. Beğenmezse başkasını deliyor demek oh ne ala memleket” diye söylenirken bir de sıtma bulaştırdıkları bilgisini veriyor arkadaş yeterince vurmamış gibi.

İnsanlara bulaştırdıkları sıtmanın sonra kendilerine geçtiğini ve sıtmadan öldüklerini öğrenmek günün tek güzel haberi oluyor. İlahi adalet diye haykırmamak için zor tutuyorum kendimi lakin yüzüme pis bir gülümseme yayılmasına engel olamıyorum. Ancak sıtma riski gülümsememin kısa ömürlü olmasına neden oluyor. Bu tehlikeye daha fazla maruz kalmak istemiyorum. Derimi delsin, içime tükürsün, evime koloni kursun, bir de sıtma bulaştırsın. Eve gider gitmez o haini bulup, ellerimle öldüreceğim diye kuruluyorum iyice. Sonra birden on gündür aynı çatı altında yaşadığımız halde beni hiç ısırmadığını fark ediyorum. Az önce söylediklerim için kötü hissediyorum kendimi, ister istemez bir sempati geliştiriyorum benimkine. Bırak öldürmeyi neredeyse eve gidince öpeceğim. Bu düşüncemi dile getirdiğimde tüm sempatimi yok edecek, dahası iyice diş bilememe neden olacak bazı gerçekleri dillendiriyor bu kez arkadaş. Meğer sivrisinekler seçiciymiş, bazı insanların kanlarını emmek istemezlermiş.  Nedeni bilinmemekle birlikte bazı kişilerin kanlarını sevmezlermiş. Demek beni beğenmemiş haspam.

Tüm kızgınlığımla eve geldiğimde benimkinin cesediyle karşılaşıyorum. Evdeki tek alternatif ben olduğum ve o da bana tenezzül etmediği için açlıktan öldüğünü anlamam zor olmuyor. Tepesine dikilip şöyle bir bakıyorum. Bir peçetenin içerisinde çöp tenekesine doğru yaptığı son yolculuğunda peçeteye doğru eğilip şunları söylemekten alamıyorum kendimi: “Umduğunu değil bulduğunu yiyecektin artist!”

DENEDİK OLMADI

 

       Değişik bir toplumuz vesselam: Gelenek göreneklerimiz, yaşam tarzımız, olaylara bakış açımız, kendimiz koyup içinde boğulduğumuz kurallarımız, genel geçer ilkelerde bile kaideyi bozuşlarımız…

 İşi gücü bırakıp toplum olarak sadece yaptıklarımızı izlesek ne komedi filmlerine ihtiyaç kalır ne stand-up gösterilere... Orta Asya bozkırlarında at koştururken mi bu hale geldik, yerleşik yaşam mı bizi bozdu? bilmiyorum. Lakin tuhaflığın genlerimizde olduğu muhakkak.

İşin ilginci toplum olarak bu halimizden, tutumumuzdan, davranışlarımızdan, kurallarımızdan, yaşam tarzımızdan hepimiz de şikâyetçiyiz. Sanırım bu sebepten eğitimcilerimiz,  kişisel gelişim uzmanlarımız, psikologlarımız, psikiyatristlerimiz, güvenlik güçlerimiz, devlet büyüklerimiz, güngörmüş teyzelerimiz, yaşlı amcalarımız, beşikte kafa sallayanlarımız, kısacası en büyüğümüzden en küçüğümüze hepimiz yıllardır toplumu düzeltmeyi denedik, olmadı.  Hatta Avrupa Birliği bile olaya el attı. Bize hiç uymayan yasalarla bizleri kendilerine uydurmayı onlar da denedi, yine olmadı.

Ne diyelim, biz böyleyiz. Toplum olarak olmayacak yerde olmayacak tepkiler veririz, ağlanacak halimize güleriz, kimi zaman ölümüne misafirperveriz, kimi zaman en yakınımızı kapı dışarı edebiliriz. Her daim yardımseveriz ama ara sıra ne me lazım da diyebiliriz. Bazen merhamet abidesi, zaman zaman biraz asabiyiz. Karıncayı incitmekten çekinir, her şeyi kırıp dökebiliriz. Üzerinize afiyet acaba az biraz acayip miyiz? Lakin kimse düzeltmeye çalışmasın bizi. Yok yahu, vallahi biz böyle güzeliz!