23 Nisan 2024 Salı

GÖZ KARARI

Ev hanımları için güzel yemek, pasta, börek yapmak; mutfaktaki beceriler, özellikle de bir ya da bir kaç yiyecek konusunda duayen olmak önemli bir mevzu. Gün tabir edilen organizasyonlarda yaptıkları pasta, börekler kadınlar için adeta prestij meselesi. Herkesin kendisini geliştirip onunla anıldığı, gün sırası o kişiye geldiğinde diğer hanımlar tarafından sipariş edilen birkaç tür mevcuttur muhakkak. Aysel Hanım’ın sarması, Melahat Hanım’ın su böreği, Hülya’nın kısırı, Neriman’ın bilmem nesi… 

O yiyeceği hiç kimse o kişi gibi yapamaz. “Ayyy! Ben de yaptım hem de senin tarifinle ama olmadı.” gibi cümleler duymak çok olasıdır. Bu cümledeki eksik, “senin tarifin” tamlamasındaki sıfattır. “Senin eksik tarifin!”. Zira kadınlar hiçbir zaman tarifleri tam olarak vermez. Ya bir ya da birkaç malzemeyi eksik söyler ya da işin sırrı olan tüyoları kendisine saklar. Bir de göz kararı olayı vardır. Malzemeler doğru verilse bile miktar asla söylenmez. Göz kararı koyuyorum. Artık nasıl bir gözse sanırsın dijital mutfak tartısı. Böylece kimsenin kısırı Hülya’nınki, kimsenin dolması Leyla’nınki gibi olmaz.

Kadınların yemek tarifi vermeme ya da yanlış tarif verme tuhaflığının kökeni Çin’e dayanıyor düşüncesindeyim.  Bize Çin’den bulaşmış. Göktürkler, yerleşik yaşayıp tarım yapan Çin’e tarım ürünleri konusunda bağımlı olmaktan rahatsızlık duyuyorlar. Bir gün Göktürk hükümdarı Kapgan Kağan kendi tarımımızı yapmak amacıyla Çin’den vergi olarak 1250 ton tohumluk buğday ile üç bin adet tarım âleti alıyor. Göktürkler, Çin’den aldıkları tohumluk buğdayla hemen tarıma başlıyor, büyük bir hevesle. Araziler tarla haline getiriliyor, temizleniyor, sürülüyor, ekiliyor, sulanıyor. Herkes canhıraş bir çabayla abanıyor tarla işlerine. Her şey tarife uygun tastamam yapıldıktan sonra geriye buğdayların başak vermesini beklemek kalıyor. Günler günleri, haftalar haftaları kovalıyor lakin buğdaylar değil başak vermek ufacık çimlenmiyorlar bile. Ve 1250 ton buğdaydan bir buğday tanesi bile elde edemiyorlar. Onca emek, malzeme ve beklenti boşa gidiyor. Göktürkler “Ayyy! Biz de ektik hem de onların buğdaylarından ektik ama bizim buğdaylar Chanlerin buğdaylar gibi olmadı,” diye ortalarda dolanıyorlar boş yere. Sonradan anlaşılıyor ki, yıllar sonra neredeyse tüm Türk kadınlarına geçecek olan yanlış tarif ya da malzeme verme geleneğinin temelleri o gün atılmış. Göktürklerin kendileri gibi tarım yapmasını istemeyen Çin İmparatoriçesi olacak hatun buğdayı bizimkilere pişirerek vermiş.

16 Nisan 2024 Salı

KİRLENMEK ÜTOPYADIR

Küçük çocukların genelde reklamlarda gördükleri yiyecek, içecek, oyuncak gibi şeyleri isteme eğilimleri herkesin malumu. Çocuklarınızın reklamlarda görerek “Ben bundan istiyorum.” diye tutturmalarına tanık olmuşsunuzdur muhakkak.  Ufak tefek istekleri yerine getirmek kolaydır lakin bazen çocuklar reklamlarda aile bütçesini aşan ürünler gördüğünde işler karışır. Bir cenahta o ürün için mızıklayan çocuk öbür cenahta bunu alamayan aile.  Peki,  her türlü maddiyatı aşan bir şey isteyen bir çocuğunuz oldu mu hiç? 

Benim de çocukken ben bundan istiyorum diye tutturduğum, özendiğim, deli gibi arzu ettiğim bir şey olmuştu. Lakin hiçbir paranın almaya gücünün yetmeyeceği bir şeydi. Ben bir deterjan reklamı annesine takmıştım kafayı. Ben bu anneden istiyorum, diye. 

Mükemmel bir anneydi. Benim çevremde hiç öyle bir anne yoktu. Oysa bir sürü anne tanıyordum. Kendi annem, arkadaşlarımın annesi, anne olan komşu teyzelerim ve akrabalarım hatta filmlere, dizilere çıkan anneler… Hiçbiri öyle değildi. O anne bir melekti. Çocuğuna beyaz renk kıyafetler giydirip sokağa gönderebiliyordu. Benim ve arkadaşlarımın anneleri bize bırak beyaz giydirip sokağa salmayı, beyaz kıyafet almıyordu. Beyaz giyebildiğimiz tek şey fanilalarımızdı, onda bile bir araya geldiklerinde başka mevzu yokmuş gibi bu atletleri neden sadece beyaz ürettiklerine dair söylenip duruyorlardı. 

Çocuk nasıl becerdiğini bir türlü anlamasam da üstü başı çamur içerisinde eve geliyor; çamura ek olarak dondurma, çikolata, meyve suyu lekesi vs ne ararsan oluyordu üzerinde. Ona rağmen annesi gülümseyerek kapıyı açıyor; çocuğunu gördüğünde o gülümseme devam ediyor; çocuğu banyoya götürüp üzerini sevgiyle değiştirip, tekrar bembeyaz kıyafetler giydirdikten sonra mutfağa götürüp, üstündeki lekelere bakılırsa biraz önce dünyayı yemiş olmasına rağmen bir de önüne güzel yiyecekler koyuyordu. Bizim annelerimiz bakkaldan sadece bir şey o da ufak bir şey almamıza yetecek kadar para veriyordu. Hem dondurma  hem çikolata hem meyve suyunu aynı gün içerisinde geçtim biz aynı hafta içerisinde bile göremiyorduk çoğu zaman. Biz çaldığımızda, yine ne istiyorsun, diye açılan kapılar vardı. Ayrıca biz eve biraz önce dünyayı yemediğimiz için acıkarak gelmemize rağmen ya akşam yemeği bekletilirdi ya da en iyi ihtimalle bir dilim ekmeğin üzerine bir miktar salça sürülürdü. 

Çamurlu havalarda dışarı çıkma lüksümüz de yoktu. Zaten yerler çamurluysa hava muhakkak soğuk olurdu. Sıcak havalarda da öyle çamurlu olmazdı sokaklarımız. O çocuk bir tek sokak konusunda şanssızdı. Dışarıda güneş pırıl pırıl parlasa da, kısa kollularla sokağa çıktığına göre yaz mevsimi olmasına rağmen sokaklarındaki çamur hem de balcık çamur hiç kurumuyordu. Eskiden mevsimlerin daha kesin ve keskin olduğu bilgisinden hareketle yaz günü yağmur yağma olasılığı yok denecek kadar az olduğundan ya sokakta asla tamir edilmeyen patlak su boruları vardı ki bu durum yıllar önce İstanbul’un yaşadığı su sıkıntısını da açıklayabilir ya da o annenlerin oturduğu semtin belediyesi hiç iş yapmıyordu. Üstelik de evlerinin durumundan zengin oldukları anlaşılan lüks bir semtte. 

Ayrıca bu anne, oğlunun her yere gitmesine izin veriyordu sanırım. Biz kapının önünden ayrılamazdık. Üç adım ötedeki bakkala giderken bile haber vermek, annelerimiz balkondan ya da camdan baktığında görüş mesafelerinde olmak zorundaydık. En iyi ihtimalle seslendikleri zaman maksimum iki dakika içerisinde görüş açısına girecek kadar uzaklaşma cesareti gösterebiliyorduk. Bu çocuk dağ, tepe, orman, bayır, deniz, göl her bir yeri geziyordu. Bütün bu alanları coğrafi açıdan birbirine yakın yerlerde bulması mümkün olmadığından bir gün içerisinde hatta okuldan sonra gittiği göz önünde bulundurulursa üç dört saat içinde buralara gidebiliyordu ki bu da ancak otostopla mümkündü. Belki de böyle süper annesi olan bir çocuğun süper güçleri vardı, bilemiyorum. 

Bizim kapımızın önünden ayrılma lüksümüz yoktu. Oynadığımız sokaklar asfalttı. Ne beyaz giyebiliyorduk ne yiyeceklerimiz üzerimize dökeceğimiz kadar çoktu ne de çamurlu havalarda dışarı çıkabiliyorduk. En kötüsü de Allah korusun kazara üzerimizi kirletirsek bizi sevgiyle karşılayıp banyoya sokan anne modeli henüz bizim sokağa gelmediğinden kirlenmek bizim için ütopya, kirli kıyafetlerle eve gitmek kâbustu. Bu nedenle tüm çocukluğum o anneye özenmekle ve o şanslı çocuğu kıskanmakla geçti. Oysa onu hak eden bendim. Çok uslu bir çocuktum. Onun sorumsuz oğlu gibi değildim. 

O anneyi farklı kılan şeyin eğitim ve maddi imkânlar olduğuna inandım yıllarca. O anne kesin üniversite mezunuydu ve iyi bir geliri vardı. Yıllar sonra anne olan iyi eğitimli ve iyi gelirli arkadaşlarım arasında da bulamadım öyle bir anne. Sonunda anladım ki o anne de en az kirlenmek kadar ütopikmiş, en azından bizim ülkemizde.

4 Nisan 2024 Perşembe

ACABA NE YESEK?

Dünya mutfağı çok ilginç. İnsanoğlu her şeyi yeme eğiliminde sanırım. Bu eğilim yemek programları ve gurmelerle daha da arttı. Dünyanın çeşitli mutfaklarında salyangoz, köpek, canlı ahtapot, bilumum böcekler, akrep, tarantula, kurbağa bacağı, döllenmiş ördek yumurtası, eşekarısı larvası, denizanası, maymun beyni,  kuzu gözü, karınca yumurtası gibi birbirinden itici şeyleri yiyorlar. Türk mutfağı kesinlikle makul. Bazen bazı şeylerin suyunu çıkarsa da… 

Bir arkadaşımız memleketindeki bir çorbacıdan bahsediyor. Çorbaların lezzetini öve öve bitiremiyor. Lakin bizim asıl dikkatimizi çeken şey çorbacıdaki çorba çeşidinin sayısı oluyor. Arkadaş, lokantada tam 120 çeşit çorba olduğu bilgisini verdiği andan itibaren bizim için olay çok bilinmeyenli denkleme dönüşüyor. 120 çeşit çorbanın imkansızlığı üzerinde uzun uzun tartışıyoruz. Bizim çorba literatürümüz tarhana, mercimek, domates, yayla, ezogelin, tavuk suyu, et suyu, şehriye, işkembe, kelle paçayla sınırlı. Hadi patlıcan, soğan, kremalı mantarı da ekleyeyim en fazla on beş çeşide çıkabiliyoruz. Olsa olsa aynı malzemelerle aynı çorbaları farklı şekillerde yapıyorlardır diye fikir yürüten arkadaşlar oluyor. Domates çorbası, kaşarlı domates çorbası gibi. Çorbacı reklamcısı arkadaşımız öyle olmadığını iddia ediyor. Merakımıza yenik düşüyoruz ve yaklaşık 200 km yolu göze alarak çorbacıya gitmeye karar veriyoruz. Bu kararı vermemizde en büyük etken de sürekli olarak gurme olduğunu iddia eden bir arkadaşımız oluyor. 

Gurmeliğin doğuştan geldiği, sonradan gurme olunmayacağı konusunda ısrarcı olan arkadaşımız bu çorbacıya mutlaka gitmesi gerektiğini, kendisi gibi bir gurmenin bundan mahrum olmaması gerektiğini söylüyor. Dahası çorbaların gerçekten lezzetli olup olmadığını tescillemek istiyor. Bir hafta sonu kalkıp gidiyoruz. Gitmeden önce de arkadaşımızdan lokanta sahibinin kendisini çorbalara adadığını, bu işi hobi olarak yaptığını ve en önemlisi çorbalarının beğenilmesi konusunda hassas olduğunu öğreniyoruz. Ancak bu gereksiz bilgiye o an pek itibar etmiyoruz. 

Çorbacıya girdiğimizde duvarı bir baştan bir başa kaplayan çorba listesini okumaya başlıyorum. Hamsi çorbasına geldiğimde hem sıkıldığım için hem de hamsinin bile çorbasını yaptılarsa üç yüz yirmi çeşit bile çorba yapabilirler diyerek okumayı bırakıyorum.  Garson sipariş almaya geldiğinde doğuştan gurmemiz hariç hepimiz mercimek, yayla, domates gibi bildiğimiz, tanıdığımız, aşina olduğumuz, bizi şaşırtmayacak, hayal kırıklığına uğratmayacak, güvenilir ve en önemlisi kesinlikle yiyebileceğimiz çorbalardan sipariş veriyoruz. Bizim gurme, ben biraz daha inceleyeceğim mönüyü, henüz seçemedim, diyerek gönderiyor garsonu. Eksantrik çorbalar deneyecek illaki. Yapma etme bildiğinden şaşma, tuhaf bir şey gelir yiyemezsin dediysek de dinletemiyoruz. Ben doğuştan gurmeyim, insanlar gurme olmaz, gurme doğar, her şeyi tadabilirim diye diretiyor. Lakin yeterince gurme değilmiş anlaşılan Alişka, Miso, Pirpirim, Toyga, Bıtbıt, Püşürük, Düğürcük gibi bir sürü enteresan çorba arasından isteye isteye paça çorbası istiyor.  

Bizdeki bilgi “Hayvanın kellesinden yapılan çorbaya paça denir.” şeklinde. Lakin onlar hayvanın ayağına paça diyorlarmış. Arkadaşın önüne ayak çorbası geliyor. Hayvanın kellesini yüzme konusunda bir sıkıntı yok ama aynı şey ayak için geçerli değil sanırım. Aşçılar ya ayağı yüzememiş ya da bin çeşit çorba yetiştireceğiz diye yüzmemiş. Zira yüzmek fiilinin kullanılacağı tek şey çorbanın üzerinde yüzen kıllar oluyor. 

Üzeri kılla kaplı çorbayı gören arkadaşın rengi mütemadiyen değişmeye başlıyor. Biraz önce söylediklerini yutamadığından, kıllarla cebelleşmeye başlıyor. Kaşığıyla kılları önce sağa itiyor, olmuyor. Sonra sola itiyor, yine olmuyor. Pes etmeyip başka bir kaşığın yardımıyla iki yana itip arayı açmayı deniyor lakin o zaman da çorbayı yeme şansı kalmıyor. O çorbasıyla cebelleşirken biz çorbalarımızı afiyetle yiyoruz tabi. Sonrasında kendisine yardımcı olalım, biz kılları tutalım o yesin diye iki arkadaş el atıyoruz olaya. Bizim çorbanın üzerine eğilmiş bir şeyler karıştırdığımızı görmüş olmalı ki lokanta sahibi olduğunu düşündüğümüz, insan irisi bir arkadaş arkasında en az kendisi kadar cüsseli iki kişiyle tepemize dikilip “Bi durum mu var gardaş?” diye soruyor. Adamın soruş tarzı herhangi bir durumu dile getirme cesareti vermek bir yana, ağzımızı açmaya bile korkacağımız şekilde olduğundan bir şey diyemiyoruz. Çorbalarına laf etmekle aile efradından ya da sülalesinden bir takım kişileri uygunsuz sıfatlarla anmak, nazarında aynı şeymiş gibi duran adam hakkında daha önce öğrenip gereksiz olduğunu düşündüğümüz “Lokanta sahibi çorbaları konusunda hassastır.” bilgisi birden önem kazanıyor. Çorbacılık işini tamamen hobi olarak yapan bu iri ve ürkütücü arkadaşın boks falan gibi başka hobileri olup olmadığı endişesi şöyle bir yokluyor beni. Bizim doğuştan gurme, sanki içemediği çorbanın az sonra parasını ödeyecek bir müşteri değil de misafirliğe gitmiş mütevazi bir konuk edasıyla çorba çok güzel olmuştan başlayıp ellerinize sağlık, çok zahmet etmişsinize kadar götürüyor övgüleri hatta cümlesini Allah razı olsunla noktalıyor. 

Bir sorun olmadığına ikna olan çorbacı yanımızdan uzaklaştığında rahat bir nefes alıyoruz. Sonra hep birlikte sıkıştırmaya başlıyoruz arkadaşı çorbasını içsin diye. Her şeyi yiyebileceğini iddia eden doğuştan gurme bunun imkansız olduğunu söylüyor. Arkadaş çorbasını içiyormuş gibi yapmaya çabalarken başka bir arkadaş hesabı ödüyor. Lokanta sahibini gözetlemeye başlıyoruz. Başka bir masaya gittiğini görünce fırsatı ganimet bilip apar topar çıkıyoruz dışarı.  Bizi, yemek yiyip hesabı ödemeden kaçsak en fazla bu kadar gerilebileceğimiz bir duruma düşüren doğuştan gurmemize yol boyu takılmadan edemiyoruz. “Gurmelik doğuştan gelir. Sonradan gurme olunmaz.”

21 Mart 2024 Perşembe

ANADİL CANDIR

Tıp Fakültesindeki öğretim elemanlarına sesleniyorum. Ne yapıyorsunuz orada gençlere de anadillerini unutuyorlar. Bize geldiklerinde böylelerdi demeyin, yemeyiz. Zira her yıl Tıp Fakültesine en az elli öğrenci yolluyoruz ki burada elli mübalağayı abartmak için söylenmiş bir rakam değil, istatistiklerden çıkarılan bir veridir.  Her birinin Türkçeyi çok iyi bildiklerine ben şahidim. Daha önemlisi Tıp Fakültesine girebilmek için en az Fizik, Kimya, Biyoloji kadar Türkçe soruları da yapmak zorundalar. Dolayısıyla o fakülteyi kazanan biri normal bir vatandaşın bildiğinden en az sekiz dokuz kat daha fazla Türkçe bilgi ve becerisine sahip. Doktor adaylarına anadillerini Tıp Fakülteleri unutturuyor, kimse inkâr etmesin. 

Birileri de doktorlara Türkçeyi yeniden öğretsin. Sonra şu tahlil, MR gibi şeylerin sonuçları da lütfen Türkçe yazılsın. Kullandığımız terimlerin Türkçe karşılığı yok falan diye savunma mekanizmalarını kabul etmiyorum. Talep etsinler TDK bulsun. Zamanında “Bilgisayardan buzdolabına, belgegeçerden gök götürür konuksal avrata hatta oturgaçlı götürgeçe” kadar bir sürü kelime türetmişler. İstesinler biz de yardımcı olalım, bu hususta gayet başarılı bir toplumuz. Sağlıklıyken endişeden öldürecekler ya da kalpten götürecekler insanı. Semptom, lezyon, inflamasyon, transformasyon... Ayrıca görünen o ki mesele Türkçe karşılıklarının olmaması değil. Zira transformasyon yazdığımda uyarı verdi bilgisayar. Türkçesi varmış: “Dönüşüm”. Bir tahlil sonucunda her ne kadar neyin neye dönüştüğünü anlamasak ve kulağa ürkütücü gelse de en azından “Belki iyi bir şeye dönüşmüştür.” diye rahatlatabiliriz kendimizi. Ama öyle bir yazıyorlar ki insanın vasiyetini yazası geliyor. Sonra sevdikleriyle vedalaşmak falan cabası... Hiç birini yapamıyorlarsa en azından not düşsünler bir şeyiniz yok diye.

Geçen gün doktora gittim. MR sonuçlarımı aldım elime. Aman Allah’ım dünyam başıma yıkıldı. Bir an önce durum ne kadar kötü, ne kadar zamanım kalmış diye öğrenmek için doktora koştum. Doktor ameliyatta dediler. Can havliyle ameliyathaneye gittim. Hasta yakınlarından daha fazla panik, endişe, korku vardı bende. Mevzuyu bilmediklerinden bir ara acaba hastanın yakını mıyım, tanımadıkları bir akraba mıyım falan diye çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştü varlığım. “Gayrimeşru kızı mı acaba?”ya kadar götürdüler işi. Hasta sağ çıkamasa bir sürü kişinin aklında soru işaretleri bırakarak gidecek merhum. Sadece doktoru beklediğime elimdeki raporu gösterince ikna oldular. Sonra herkes içerideki hastayı bıraktı. Hep beraber bana üzülmeye başladık. Teyzelerden biri olsun daha gençsin atlatırsın belki diye teselli bile etti beni. Doktor çıktığında, ameliyat nasıldı diyen olmadı. Hep beraber raporu gösterip, benim durumumu sorduk.  Doktor baktı, bir şeyiniz yok, dedi. Tüm sempatiyi ve merhameti anında kaybettim. Hatta senin yüzünden kendi derdimizi unuttuk, bir şeyin de yokmuş bakışları dolaşmaya başladı üzerimde. Kendimi dışarı zor attım.

Madem iyiyim neden üç buçuk sayfa anlattınız durumumu o zaman? Neden lezyon, mezyon, semptom, memptom bir sürü şey sıraladınız. Kısaca bir şeyin yok yazsaydınız olmuyor muydu? 

Demem o ki birileri şu doktorları ya sustursun ya da tekrar Türkçe konuştursun. Lütfen olmuyor böyle.

20 Mart 2024 Çarşamba

EMPATİNİN SUYU

Biz her şeyin suyunu çıkarmaya meraklı bir toplumuz bence. Ancak mümkünse empatinin suyunu çıkarmayalım. 

Empati konulu bir seminerde katılımcılardan biri söz alıyor: Empati çok önemli, mesela ben Edebiyat öğretmeniyim sadece öğrencilerimle, arkadaşlarımla, ailemle değil derste anlatacağım karakterlerle de empati kuruyorum. Hatta örneğin Orhan Veli anlatacaksam, derse gitmeden önce Orhan Veli oluyorum. Onun gibi düşünüyorum, Orhan Veli olsa ne yapardı diyorum, onun söyleyebileceklerini söylüyorum, yapabileceklerini yapıyorum” diyor. Cümlelerini, “Bence herkes böyle yapmalı özellikle de öğretmeler. diye tamamlıyor. 

Bence bunu bir kere daha düşünmeliyiz ya da en azından herkes böyle yapmalı diye genellememeliyiz. Derste anlattığı karakterle özdeşleşmek bir Edebiyat öğretmeni için sorun teşkil etmez belki. Derse giderken Orhan Veli, Faruk Nafiz, Reşat Nuri, Tevfik Fikret falan olmasında sorun yok. Bir matematikçi için de aynı durum geçerli olabilir. Ali Kuşçu, Ömer Hayyam ya da mesela Pisagor üçgenini anlatırken Pisagor, Öklid teoreminde Öklid olarak gidebilirler okula. Hatta mümkünse tüm fizikçiler kuantum anlatırken Einstein olsunlar. Ona da varım. Lakin ben Tarihçiyim. Moğollar’ı anlatıyorum, II. Dünya Savaşı’ndan bahsediyorum. Okula Cengiz Han, Hitler ya da Kazıklı Voyvoda olarak gittiğimi düşünsenize. 

Zorlamayalım. Mümkünse tarihçiler empati falan kurmasın. Herkes okula edebiyle tarih öğretmeni olarak gitsin.

19 Mart 2024 Salı

PARA PARA PARA

İnsanların en önemli özelliği düşünebilmeleri olarak görülüyor. Oysa görülen o ki insanın en önemli özelliği hayalperest olması. Bence insanlık gelişimini hayalperestliğine borçlu. 

Hani bir fıkra vardır: Nasrettin Hoca yukarı köyde bir yalan söylemiş, aşağı köyde kendisi de inanmış. Hiç komik değil çünkü bu bir realite ve Nasrettin Hoca’yla sınırlı kalan bir şey de değil maalesef. İnsanın tüm hayatı bir şeyler uydurup sonra onlara inanmakla geçmiş. Örneğin para. Para, dünyadaki en önemli, insanları en birleştirici unsur olmasına rağmen aynı zamanda en hayali şeymiş! Parayla ilgili bazı teknik bilgileri öğrendiğimde büyük bir şok yaşadım. Para denilen şey kurgu olup tamamen güven üzerine kuruluymuş çünkü dünyadaki mevcut paraların yüzde 90’ı gerçekte yokmuş. Sadece yüzde 10’u fiziksel para, yüzde 90’ı ise kaydi ya da itibari paraymış.  Para sandığımız şey gerçekte banka monitörlerindeki rakamlardan ibaretmiş. 

Günün birinde herkes tüm parasını bankalardan çekmeye kalksa herkese verilecek para bulunamayacak. Öyle ki bir bankadan dünyada mevcut para miktarının yanında cüzi ötesi kalan mesela alt tarafı 100 bin lira çekmek için bile en az bir gün öncesinden bankanıza bildirmek zorunda kalıyorsunuz, parayı toparlayabilsinler diye. Bu durumda para tamamen güven üzerine kurulu bir şey. Yüzde 90’ı sanal olduğuna göre dolayısıyla para güvenin en çok işlediği yer ama aynı zamanda insanlar en çok para hususunda birbirlerine güvenemiyorlar. Bu nasıl yaman bir çelişki? 

Ayrıca hayali bir şeyi kazanmak uğruna kendimizi paralıyoruz. Daha kötüsü teknik olarak aslında ne kadar paraya çalıştığımızı bile bilmiyoruz ya da ne kadar bir birikime sahip olduğumuzu da. Değerini belirleyen şey de insanların kurguları olduğu için değeri sabit değil. Döviz kurlarındaki sürekli değişim dikkate alınırsa özellikle de bizim gibi ülkelerde ne kadar paramız olduğunu bilme şansına asla sahip değiliz. Birkaç yıl önce döviz kurları bir hafta içerisinde hızlı bir yükselişle iki kat artmıştı. Hafta başında maaşı 1000 Euro olan bir kişinin geliri hafta ortasında 800 Euro’ya düşmüş, haftayı 500 Euro maaşla kapatmış, hafta sonuna yarı yarıya fakirleşerek girmişti.  Bir iş yaptıracağımız zaman ücrette anlaşma yapıyoruz. Herkes iş sonunda ne kadar kazanacağını bilmek istiyor. Oysa iş sonunda kazandığımız miktarın ne kadar edeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok.  

Tamamen güvene dayalı bir şeyin en güvenilmez şey olduğunu fark etmek bitirdi beni. Merak ediyorum “Para, para, para.” diyen Napolyon bu gerçeği biliyor muydu acaba?

BİYONİK İNSAN

Bilim adamlarının biyonik insan üreteceğine dair bir teori var. Hatta biyonik el falan üretilmiş bildiğim kadarıyla. Eğer öyle bir niyetleri varsa bence hemen vazgeçsinler. Birincisi dünya nüfusu zaten fazla. Ayrıca henüz gerçek insanları istihdam edemiyoruz, bir sürü insan işsiz. Biyonik insan işsizliği tamamen zirve yaptırır. Bir kere biyonik insan bizim yaptığımız işten kat kat fazlasını yapabilir muhakkak. Sonra ona koyacaklar benzini hatta onu takacaklar şarja hiç durmadan çalışabilecek ama biz yorulacağız, acıkacağız, yeri gelecek hastalanacağız. Biyonik insanın sigorta primi, iş güvenliği, ikramiyesi, fazla mesaisi gibi bir sürü yükü de olmayacak işverene. İşten çıkarırsa tazminat falan ödemek durumunda da kalmayacak. Bir kere satın alacak, koyacak iş yerine, oh mis gibi. Dolayısıyla biz normal insanlar, o biyonik varlıklarla rekabet edemeyeceğiz. 

İş sektörüyle de sınırla kalmayacak. Zira biyonik insanın robottan farkı hislerinin de olacak olmasıymış. Dolayısıyla sadece çalışma, iş gücü açısından değil, ilişkiler açısından da durumumuz vahim. Bir biyonik kadınla sevgili ya da arkadaş olduğunuzu ve size trip atmaya başladığını düşünsenize. Biz bir noktada yorulup, pes ediyoruz. Trip süremizi maksimum bir hafta uzatabiliriz. Bunda öyle olmayacak takacak kendini şarja ömür boyu trip atacak. 

Duyguları olan, fazla gelişmiş, benden üstün robot insanların olduğu bir dünyada yaşamak istemiyorum. Teknolojideki gelişim zaten korkutuyordu beni. Şimdi bir de biyonik insan tehdidi çıktı ortaya. Ben henüz cep telefonumdaki Siri denilen haddinden fazla ukala, her daim burnunun dikene giden, işine gelmeyeni anlamayan, aramızda bir samimiyet olmamasına rağmen bana adımla hitap eden, her şeye verecek bir cevabı olan zaman zaman atarlanan o hatunla baş edemiyorum. Lütfen bir de biyonik insan falan üretmesinler.