21 Mart 2024 Perşembe

ANADİL CANDIR

Tıp Fakültesindeki öğretim elemanlarına sesleniyorum. Ne yapıyorsunuz orada gençlere de anadillerini unutuyorlar. Bize geldiklerinde böylelerdi demeyin, yemeyiz. Zira her yıl Tıp Fakültesine en az elli öğrenci yolluyoruz ki burada elli mübalağayı abartmak için söylenmiş bir rakam değil, istatistiklerden çıkarılan bir veridir.  Her birinin Türkçeyi çok iyi bildiklerine ben şahidim. Daha önemlisi Tıp Fakültesine girebilmek için en az Fizik, Kimya, Biyoloji kadar Türkçe soruları da yapmak zorundalar. Dolayısıyla o fakülteyi kazanan biri normal bir vatandaşın bildiğinden en az sekiz dokuz kat daha fazla Türkçe bilgi ve becerisine sahip. Doktor adaylarına anadillerini Tıp Fakülteleri unutturuyor, kimse inkâr etmesin. 

Birileri de doktorlara Türkçeyi yeniden öğretsin. Sonra şu tahlil, MR gibi şeylerin sonuçları da lütfen Türkçe yazılsın. Kullandığımız terimlerin Türkçe karşılığı yok falan diye savunma mekanizmalarını kabul etmiyorum. Talep etsinler TDK bulsun. Zamanında “Bilgisayardan buzdolabına, belgegeçerden gök götürür konuksal avrata hatta oturgaçlı götürgeçe” kadar bir sürü kelime türetmişler. İstesinler biz de yardımcı olalım, bu hususta gayet başarılı bir toplumuz. Sağlıklıyken endişeden öldürecekler ya da kalpten götürecekler insanı. Semptom, lezyon, inflamasyon, transformasyon... Ayrıca görünen o ki mesele Türkçe karşılıklarının olmaması değil. Zira transformasyon yazdığımda uyarı verdi bilgisayar. Türkçesi varmış: “Dönüşüm”. Bir tahlil sonucunda her ne kadar neyin neye dönüştüğünü anlamasak ve kulağa ürkütücü gelse de en azından “Belki iyi bir şeye dönüşmüştür.” diye rahatlatabiliriz kendimizi. Ama öyle bir yazıyorlar ki insanın vasiyetini yazası geliyor. Sonra sevdikleriyle vedalaşmak falan cabası... Hiç birini yapamıyorlarsa en azından not düşsünler bir şeyiniz yok diye.

Geçen gün doktora gittim. MR sonuçlarımı aldım elime. Aman Allah’ım dünyam başıma yıkıldı. Bir an önce durum ne kadar kötü, ne kadar zamanım kalmış diye öğrenmek için doktora koştum. Doktor ameliyatta dediler. Can havliyle ameliyathaneye gittim. Hasta yakınlarından daha fazla panik, endişe, korku vardı bende. Mevzuyu bilmediklerinden bir ara acaba hastanın yakını mıyım, tanımadıkları bir akraba mıyım falan diye çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştü varlığım. “Gayrimeşru kızı mı acaba?”ya kadar götürdüler işi. Hasta sağ çıkamasa bir sürü kişinin aklında soru işaretleri bırakarak gidecek merhum. Sadece doktoru beklediğime elimdeki raporu gösterince ikna oldular. Sonra herkes içerideki hastayı bıraktı. Hep beraber bana üzülmeye başladık. Teyzelerden biri olsun daha gençsin atlatırsın belki diye teselli bile etti beni. Doktor çıktığında, ameliyat nasıldı diyen olmadı. Hep beraber raporu gösterip, benim durumumu sorduk.  Doktor baktı, bir şeyiniz yok, dedi. Tüm sempatiyi ve merhameti anında kaybettim. Hatta senin yüzünden kendi derdimizi unuttuk, bir şeyin de yokmuş bakışları dolaşmaya başladı üzerimde. Kendimi dışarı zor attım.

Madem iyiyim neden üç buçuk sayfa anlattınız durumumu o zaman? Neden lezyon, mezyon, semptom, memptom bir sürü şey sıraladınız. Kısaca bir şeyin yok yazsaydınız olmuyor muydu? 

Demem o ki birileri şu doktorları ya sustursun ya da tekrar Türkçe konuştursun. Lütfen olmuyor böyle.

20 Mart 2024 Çarşamba

EMPATİNİN SUYU

Biz her şeyin suyunu çıkarmaya meraklı bir toplumuz bence. Ancak mümkünse empatinin suyunu çıkarmayalım. 

Empati konulu bir seminerde katılımcılardan biri söz alıyor: Empati çok önemli, mesela ben Edebiyat öğretmeniyim sadece öğrencilerimle, arkadaşlarımla, ailemle değil derste anlatacağım karakterlerle de empati kuruyorum. Hatta örneğin Orhan Veli anlatacaksam, derse gitmeden önce Orhan Veli oluyorum. Onun gibi düşünüyorum, Orhan Veli olsa ne yapardı diyorum, onun söyleyebileceklerini söylüyorum, yapabileceklerini yapıyorum” diyor. Cümlelerini, “Bence herkes böyle yapmalı özellikle de öğretmeler. diye tamamlıyor. 

Bence bunu bir kere daha düşünmeliyiz ya da en azından herkes böyle yapmalı diye genellememeliyiz. Derste anlattığı karakterle özdeşleşmek bir Edebiyat öğretmeni için sorun teşkil etmez belki. Derse giderken Orhan Veli, Faruk Nafiz, Reşat Nuri, Tevfik Fikret falan olmasında sorun yok. Bir matematikçi için de aynı durum geçerli olabilir. Ali Kuşçu, Ömer Hayyam ya da mesela Pisagor üçgenini anlatırken Pisagor, Öklid teoreminde Öklid olarak gidebilirler okula. Hatta mümkünse tüm fizikçiler kuantum anlatırken Einstein olsunlar. Ona da varım. Lakin ben Tarihçiyim. Moğollar’ı anlatıyorum, II. Dünya Savaşı’ndan bahsediyorum. Okula Cengiz Han, Hitler ya da Kazıklı Voyvoda olarak gittiğimi düşünsenize. 

Zorlamayalım. Mümkünse tarihçiler empati falan kurmasın. Herkes okula edebiyle tarih öğretmeni olarak gitsin.

19 Mart 2024 Salı

PARA PARA PARA

İnsanların en önemli özelliği düşünebilmeleri olarak görülüyor. Oysa görülen o ki insanın en önemli özelliği hayalperest olması. Bence insanlık gelişimini hayalperestliğine borçlu. 

Hani bir fıkra vardır: Nasrettin Hoca yukarı köyde bir yalan söylemiş, aşağı köyde kendisi de inanmış. Hiç komik değil çünkü bu bir realite ve Nasrettin Hoca’yla sınırlı kalan bir şey de değil maalesef. İnsanın tüm hayatı bir şeyler uydurup sonra onlara inanmakla geçmiş. Örneğin para. Para, dünyadaki en önemli, insanları en birleştirici unsur olmasına rağmen aynı zamanda en hayali şeymiş! Parayla ilgili bazı teknik bilgileri öğrendiğimde büyük bir şok yaşadım. Para denilen şey kurgu olup tamamen güven üzerine kuruluymuş çünkü dünyadaki mevcut paraların yüzde 90’ı gerçekte yokmuş. Sadece yüzde 10’u fiziksel para, yüzde 90’ı ise kaydi ya da itibari paraymış.  Para sandığımız şey gerçekte banka monitörlerindeki rakamlardan ibaretmiş. 

Günün birinde herkes tüm parasını bankalardan çekmeye kalksa herkese verilecek para bulunamayacak. Öyle ki bir bankadan dünyada mevcut para miktarının yanında cüzi ötesi kalan mesela alt tarafı 100 bin lira çekmek için bile en az bir gün öncesinden bankanıza bildirmek zorunda kalıyorsunuz, parayı toparlayabilsinler diye. Bu durumda para tamamen güven üzerine kurulu bir şey. Yüzde 90’ı sanal olduğuna göre dolayısıyla para güvenin en çok işlediği yer ama aynı zamanda insanlar en çok para hususunda birbirlerine güvenemiyorlar. Bu nasıl yaman bir çelişki? 

Ayrıca hayali bir şeyi kazanmak uğruna kendimizi paralıyoruz. Daha kötüsü teknik olarak aslında ne kadar paraya çalıştığımızı bile bilmiyoruz ya da ne kadar bir birikime sahip olduğumuzu da. Değerini belirleyen şey de insanların kurguları olduğu için değeri sabit değil. Döviz kurlarındaki sürekli değişim dikkate alınırsa özellikle de bizim gibi ülkelerde ne kadar paramız olduğunu bilme şansına asla sahip değiliz. Birkaç yıl önce döviz kurları bir hafta içerisinde hızlı bir yükselişle iki kat artmıştı. Hafta başında maaşı 1000 Euro olan bir kişinin geliri hafta ortasında 800 Euro’ya düşmüş, haftayı 500 Euro maaşla kapatmış, hafta sonuna yarı yarıya fakirleşerek girmişti.  Bir iş yaptıracağımız zaman ücrette anlaşma yapıyoruz. Herkes iş sonunda ne kadar kazanacağını bilmek istiyor. Oysa iş sonunda kazandığımız miktarın ne kadar edeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok.  

Tamamen güvene dayalı bir şeyin en güvenilmez şey olduğunu fark etmek bitirdi beni. Merak ediyorum “Para, para, para.” diyen Napolyon bu gerçeği biliyor muydu acaba?

BİYONİK İNSAN

Bilim adamlarının biyonik insan üreteceğine dair bir teori var. Hatta biyonik el falan üretilmiş bildiğim kadarıyla. Eğer öyle bir niyetleri varsa bence hemen vazgeçsinler. Birincisi dünya nüfusu zaten fazla. Ayrıca henüz gerçek insanları istihdam edemiyoruz, bir sürü insan işsiz. Biyonik insan işsizliği tamamen zirve yaptırır. Bir kere biyonik insan bizim yaptığımız işten kat kat fazlasını yapabilir muhakkak. Sonra ona koyacaklar benzini hatta onu takacaklar şarja hiç durmadan çalışabilecek ama biz yorulacağız, acıkacağız, yeri gelecek hastalanacağız. Biyonik insanın sigorta primi, iş güvenliği, ikramiyesi, fazla mesaisi gibi bir sürü yükü de olmayacak işverene. İşten çıkarırsa tazminat falan ödemek durumunda da kalmayacak. Bir kere satın alacak, koyacak iş yerine, oh mis gibi. Dolayısıyla biz normal insanlar, o biyonik varlıklarla rekabet edemeyeceğiz. 

İş sektörüyle de sınırla kalmayacak. Zira biyonik insanın robottan farkı hislerinin de olacak olmasıymış. Dolayısıyla sadece çalışma, iş gücü açısından değil, ilişkiler açısından da durumumuz vahim. Bir biyonik kadınla sevgili ya da arkadaş olduğunuzu ve size trip atmaya başladığını düşünsenize. Biz bir noktada yorulup, pes ediyoruz. Trip süremizi maksimum bir hafta uzatabiliriz. Bunda öyle olmayacak takacak kendini şarja ömür boyu trip atacak. 

Duyguları olan, fazla gelişmiş, benden üstün robot insanların olduğu bir dünyada yaşamak istemiyorum. Teknolojideki gelişim zaten korkutuyordu beni. Şimdi bir de biyonik insan tehdidi çıktı ortaya. Ben henüz cep telefonumdaki Siri denilen haddinden fazla ukala, her daim burnunun dikene giden, işine gelmeyeni anlamayan, aramızda bir samimiyet olmamasına rağmen bana adımla hitap eden, her şeye verecek bir cevabı olan zaman zaman atarlanan o hatunla baş edemiyorum. Lütfen bir de biyonik insan falan üretmesinler.

17 Mart 2024 Pazar

SOSYAL MEDYA ATARLARI

İyi ki var şu sosyal medya; durum güncellemeleri, hikâye paylaşımları falan... Eğer kırk yıl önce bunlar olsaydı eminim Güzin Abla işsiz kalırdı. Bir zamanların ünlü TV dizisi “Yalan Dünya”daki Vasfiye Teyze’nin dediği gibi “Herkes akıtıyor elemini, kederini durumuna, hikâyesine…” 

Bir arkadaşımın insanlardan şikâyet eden; insanların anlayışsızlığından, cahilliğinden, görgüsüzlüğünden, kabalığından, bencilliğinden dem vuran paylaşımlar yaptığını fark ediyorum. Merak ediyorum, kim bu kızı bu hale getiriyor diye. Bütün yakın çevremizi gözden geçiriyorum. Hatta kendimi bile sorguluyorum. Lakin çoğu failler gibi bu da meçhul kalıyor. Ayıp olmasın diye soramıyorum da. Ta ki bir gün WhatsAap durumunda şöyle bir paylaşımla karşılaşana kadar: “Gecenin bir yarısı yüksek sesle müzik dinlenmez. Yeter artık, bu ne görgüsüzlük, kapat şu müziği!” Birine yazacağı mesajı yanlışlıkla durumuna yazdı diye uyarmak amacıyla ama en çok da merakıma yenik düşüp mesaj yazıyorum. Alt katında oturan kayınvalidesine kızdığını, kadının çok yüksek sesle müzik dinlediğini söylüyor.  Peki, yazıyorum cevap olarak. Zira sözün bittiği yer. Aslında sözün bittiği yer değil, söylenecek çok şeyin olduğu ancak sözün bitmesinin gerektiği yer. 

Faili ve sorunu öğrenmek daha da merakımı celp ediyor ama bu defa başka sorularla. Birincisi neden bu rahatsızlığını kayınvalidesine açıkça söylemiyor, bir zahmet bir kat aşağı inip yüz yüze konuşmuyor ya da şikâyetini direkt mesaj olarak yazmayıp, bunu durumunda paylaşarak cümle âleme ilan ediyor? Yapabileceği her şey, yaptığından kesinlikle daha mantıklı. Durumunda paylaşmaktaki amaç ne? Kavga etmemek mi, muhatap olmamak mı; bu durumda muhatap olmamış mı oluyor? İkincisi bakalım teyze onun paylaşımını görecek mi? Hadi gördü diyelim bu daha büyük bir krize neden olmaz mı? Yüz yüze söylediğinde anlamıyor diyelim o zaman yazdığında mı anlamayacak? Ya da kendisini böyle daha çok dikkate alacağını mı düşünüyor? “Bak Gelin sosyal medyada paylaşmış, durum ciddi zahir, kendime çeki düzen vereyim” mi diyecek? 

Ayrıca neden tüm paylaşımların genellemelerden ibaret? Kaynanana kızıp niye tüm insanları harcıyorsun, dahası neden herkesi zan altında bırakıyorsun? Sosyal medyayı kullanmak önemli ama doğru zamanda ve doğru yerde kullan. Bu vakada işe yarayabilir olması yok denecek kadar az.  Böyle bir durumda yapılacak en makul ve mantıklı olan şeyi yap. İn aşağıya önce edebinle söyle, olmadı kavga et, o da olmadı kocanın başının etini ye, o sustursun annesini. Hiçbiri işe yaramazsa saha avantajını kullan; o müzik mi açtı sen de hopla, zıpla, dans et hatta tepin tepesinde. Bak bakalım bir daha açabiliyor mu? WhatsAap’tan sus demek nedir?

16 Mart 2024 Cumartesi

NİNELİK- DEDELİK HORMONU

 

Tıpta annelik hormonu diye bir şey var. Hamile kadınlara enteresan şeyler yaptırıyor. Onları daha duygusal yapıyor mesela, daha sevecen vs. Lakin bence tıp literatürüne henüz girmemiş ninelik ve dedelik hormonu diye de bir şey var ki, annelere her ne yapıyorsa onlara kat kat fazlasını yapıyor. Kendi çocuklarına katı, kuralcı hatta kimi zaman despot olan anne-babalar, nine- dede olduklarında birden evrim geçiriyorlar. O “Yaprak Dökümündeki Ali Rıza Bey” tarzı baba gidiyor torunlarına karşı Noel Baba kıvamında bir dede geliyor yerine.

Benim kuş uçurtmayan, bize göz açtırmayan annem bile torunlarının oyuncağı oldu mesela. Küçükken hiçbir yeri dağıtmamıza, kirletmemize izin vermeyen, her daim her yeri derli toplu tutan kadın gitti; yerine tanımadığım sevecen bir teyze geldi resmen. Küçükken hatırlıyorum, yaramazlık yapmak diye bir kavram yoktu bizim literatürümüzde. Etrafı oyun oynarken kirletmenin mevzu bahis olamamasını geçtim bizim ödev yaparken bile evi batırma şansımız yoktu. Masaya silgi parçacıkları döküldüğünde kıyamet kopardı mesela. Ben masa, silgi artıklarıyla kirlenmesin diye çabalarken öğrendim yanlış yapmamayı. Ancak annem torunları olunca bir tuhaflaştı.

Masa örtüsüne ezkaza kalemin ucunun değmesiyle oluşmuş lekenin bana hesabını soran kadın yüzünde ömrü hayatımda tanık olmadığım bir mutluluk, dahası gururla yeğenimin karaladığı duvarı “Bak teyzesi ne yapmış?” diye gösterdi bana. O gün benim bittiğim gündü. Psikolojim bozuldu, depresyona girdim. Ben üniversite sınavında derece yaptığımda bu kadar mutlu olmamıştı. Pablo Picasso’nun annesi gurur duymamıştır bu kadar. Sanırsın Da Vinci’nin “Monalisa”sını çizmiş sıpa. Ne var abartılacak, saçma sapan şekilde duvarı karalamış işte; zamanında bıraksa yağlı boya tablo yapardım ben o duvara.

Lütfen çok rica ediyorum tıp bilimi ya şu anne babalarda, nine-dede olduklarında meydana gelen dönüşüme çözüm bulsun ya da daha güçlü antidepresanlar üretilsin.

 

ÇATIŞMADAN KUŞAK SAVAŞINA

 

Eskiden kuşaklar arasında çatışma olurdu. Lakin şimdi her şey ışık hızında değiştiği ve geliştiği için çatışma savaşa dönüştü. Kuşaklar arası fark her geçen gün daha çok açılıyor. Annem “Küçülmüş giysileri ince uzun katlayıp bebek diye onlarla oynardık.” diye anlatıyor. Ablamın kolu, bacağı oynamayan, plastikten bir bebeği varmış. Ben Cindy bebekleri ucundan yakalamış bir kuşağın çocuğuyum.  Şimdiki çocuklar saçlarını kendilerinin takıp çıkardığı LOL bebeklerle, giysi dizayn edebildikleri tasarım setleriyle, moda atölyeleriyle oynuyorlar. Bizim sadece üzerindeki elbisesiyle satılan bir tanecik bebeğimiz olurdu. Şimdi yanında gardırobuyla satılan Barbie bebekler var. Bununla da bitmiyor. “Barbie”nin evini, bisikletini, arabasını hatta karavanını bile üretmişler. Ben karavanın ne olduğunu ortaokulda öğrenmiştim. “Barbie”nin doğuran köpeğini gördüğüm an, benim de leyleklerin de bittiği andı. Pokemonlarla büyüyen çocuklarla çok sorun yaşamamıştık mesela. Sonra Ben-10 kuşağına maruz kaldık.

Kuşaklar arası farkın bundan sonra asla kapanmayacağını Ben-10 kuşağıyla öngörmüştüm zaten. Lakin bu kadar büyüyeceğini tahmin edememiştim doğrusu. Şirinlerle büyüdük biz yahu! Rol modelimiz, sürekli yardımlaşma, dayanışma içerisinde yaşayan, daima iyi şeyler yapan, çalışkan, iyi huylu, mutlu, neşeli, sevimli; en önemlisi saygılı mavi yaratıklardı. Biz de iyi bir çocuk olursak “Şirinler”i göreceğimize inanan saf ve temiz çocuklardık. Şimdiki nesil vurdulu kırdılı, bol aksiyonlu, şiddet hatta dehşet içerikli, süper güçlere sahip acayip kahramanları olan -tanımlayacak kelime bulamadığım- şeyler izliyorlar. Bu nedenle nesiller ışık hızında değişiyor, agresif oluyor, dahası ele avuca sığmıyor.

Ben aynı benim, eski öğrencilerime davrandığım gibi davranamıyorum yeni nesle. Ama şimdiki nesil akıllı telefon kuşağı üstelik. Adamlar sürekli internette. Her şeyden haberdarlar, her şeyi biliyorlar; hiçbir şeyden korkmuyor, dahası hiçbir şeyle kandırılamıyorlar. “Disipline gitmek” diye bir korku vardı mesela bizim zamanımızda yüreklerimize salınmış. Hatta orada kamp kurmuş. Tüm ortaokul ve lise hayatımda kimse disipline gitmedi. Biz disipline gitmekten ölümüne korkardık. Çünkü disiplinin ne olduğunu bile bilmiyorduk. Disipline gidersek neler olabileceğini, disiplin denen şeyin nerede bulunduğunu, orada karşımıza kimlerin ya da neyin çıkacağını… Bilmemenin verdiği ürkütücülükle, geçtim bir suç işlemeyi, hata yapmaktan, yaramazlık yapmaktan, saygısızlık yapmaktan kaçınırdık. Ben disiplinin, bir müdür yardımcısı ile iki öğretmenden oluşan bir kurul olduğunu öğretmenliğe başladığımda öğrendim. Şimdi neredeyse haftada bir toplanıyor disiplin kurulu. Öğrencilerin korkusu yok. Disiplinin ne olduğunu bilmelerinin ötesinde; disiplin kurulunda kimler var, yönetmelik ne, hangi suça ne ceza alırlar, bu cezalar nasıl ve ne zaman kalkar hepsinden haberleri var. Şimdi bu çocuğu öğretmenler neyle disipline etsin?

Gençlerin her şeyi bilmesinden kaynaklı sorunlar bir yana, artık veliler de değişti. Bizim velilerimiz bizi kurbanlık dana gibi eti sizin, kemiği benim şeklinde taksim ederek teslim ettiler okula. O esnada kafamda uyanan deli sorular hala aklımda: Nasıl yani, beni kesecekler mi, nasıl bir taksim bu, bari yarı yarıya eşit paylaşsalar, bunca yıllık aileme neden sadece kemiklerim kalıyor da daha adını bile bilmediğim adamlar etleri alma lüksüne sahip oluyor, Kurban Bayramı’nı beklerler mi acaba? Şimdiki veliler, neredeyse çocukların saçlarından doğal yollarla dökülen kılları isteyecekler bizden.

Disiplin kuruluna çağrılıyor veliler. Yüzlerde gülücükler, son derece mutlu, memnun. Çocuğunun davranışından gururlanan veliler gördüm kurulda. Sanırsın disiplin kuruluna değil ödül törenine gelmiş. Ağzı kulaklarında çocuğunun okuldan nasıl kaçtığını, sonra nasıl kavgaya karıştığını anlatıyor. “Elindeki bardağı geçirmiş arkadaşının kafasına”. Gurur duyarak anlattığı şeyin bir tık üstü taammüden adam öldürmeye teşebbüs. “Sonra da o kızgınlıkla devirmiş masayı.” Susturmasak, abla: “Göster oğlum hocalarına …” durumuna bağlayacak. Anneye bak, demekten alamıyorum kendimi. Ben disipline gitsem annem hayatta kurula çıkmama izin vermezdi. Önce bana helvamı yaptırır, tüm mahalleye dağıttırır, bulaşıklarını da yine bana yıkatır, konu komşuya, hocanın “Merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusunu cevaplamak kalırdı sadece.  

SİVRİSİNEK

 

Gece bir sivrisinek vızıltısıyla uyanıyorum. Sivrisinekler herkesin malumu. Işığı kapattığın an kulağının tam dibinde vızıldamaya başlar, ışık açıldığı an sırra kadem basar. Böyle korkak, hain, kaçak köçek dövüşen bir cibilliyetsizle muhatap olmak istemediğimden çekiyorum yorganı kafama ve uyuyorum ertesi güne nasılsa eceliyle ölür, belasını benden bulmasın diyerek. Erken konuştuğumu ertesi gün anlıyorum. Gece yine kulağımın dibinde vız vız… Demek ki ömürleri iki günmüş diye yine sivrisinekle sivrisinek olmayıp çekiyorum yorganı kafama. Ertesi gün yine geliyor bizimki. Her gün bir sonraki güne çıkmaz diye umut etsem de her gece şaşırtmayı başarıyor beni. Yaklaşık on gün sürüyor bu umutlu bekleyiş. Lakin nafile… Bir ara evde açık bir yer mi var, başka sinekler mi giriyor diye köşe bucak her yeri araştırıyorum ama yok. Bir sivrisineğin bu kadar uzun yaşamasını aklım almıyor. Birden fazlalardı ve çiftleşip ürediler artık maaile yaşıyorlar, biri ölünce neslini diğeri devam ettiriyor diyeceğim ama öyle bir durum da yok zira en başından beri tek sinek olduğuna adım gibi eminim. Kafama takılıyor, gecenin bir vakti kalkıp arama motoruna, o korkunç cevabı alacağım soruyu yazıyorum.

Açılan sayfada gördüğüm sayıyı uyku sersemi yanlış okumuşumdur diye avutuyorum kendimi. Gözlerimi ovuşturup tekrar bakıyorum lakin “Dişileri 60-90 gün yaşar.” ibaresi değişmiyor.  Uykum birden açılıyor. Öğrendiğim gerçekler bununla da bitmiyor. Bir sivrisineğin ortalama üç yüz kadar yumurta bırakabildiğini ve üstelikte bunu tek seferde yapabildiğini öğreniyorum. Sadece dişilerin bu kadar yaşadığı, erkeklerin ömrünün 2-3 gün olduğu bilgisinden hareketle on gündür evimde ikamet eden davetsiz ve yüzsüz misafirin dişi olduğunu da tescilliyorum böylece. Evimdeki olası yumurta potansiyeli beynimde şimşek gibi çakıyor. Üç yüzünün birden dünyaya gelip onların da çiftleşip korkunç bir hızla çoğalacakları gerçeği tüylerimi ürpertiyor. Yılanın başını küçükken ezmeyip on gün boyunca evimde ikamet etmesine daha doğrusu koloni kurmasına izin verdiğim için kızıyorum kendime. Tek tesellim kasım ayında olmamız oluyor. Artık kış mevsimi yaklaştı en fazla ne kadar daha yaşayabilirler ki derken bazı türlerinin elli derecenin altındaki soğuk ortamlarda bile kendilerine bir delik bularak kış uykusuna yatabildiklerini ve bu türlerin altı aya kadar yaşayabildiklerini öğreniyorum. Asıl yıkıcı haberleri ertesi gün bir biyolog arkadaşımdan alacağımdan habersiz, sarsılmış ve çaresiz bir şekilde yatağıma kıvrılıyorum.

Sivrisineklerin kanımızı emmek için iğne şeklindeki ağızlarını derimize soktuğunu ve kanımızı emerken kan pıhtılaşmasın diye derimizin içine tükürdüklerini söylüyor arkadaş. Tüm sinirlerim zıplıyor. Eve gidip “İnsan yediği çanağa tükürür mü şerefsiz sivrisinek?” diye bağırmak geliyor içimden. Gözlerim büyüyor, fırsatım varken öldürmediğim, düşmanımı küçümsediğim için bir kez daha kızıyorum kendime. Tüm bunlar yetmezmiş gibi arkadaşım bir de damarlar konusunda seçici olduklarını, damar beğenmediklerini söylüyor. “Deri bizim derimiz onun vücuduna giren bir boru yok tabi. Beğenmezse başkasını deliyor demek oh ne ala memleket” diye söylenirken bir de sıtma bulaştırdıkları bilgisini veriyor arkadaş yeterince vurmamış gibi.

İnsanlara bulaştırdıkları sıtmanın sonra kendilerine geçtiğini ve sıtmadan öldüklerini öğrenmek günün tek güzel haberi oluyor. İlahi adalet diye haykırmamak için zor tutuyorum kendimi lakin yüzüme pis bir gülümseme yayılmasına engel olamıyorum. Ancak sıtma riski gülümsememin kısa ömürlü olmasına neden oluyor. Bu tehlikeye daha fazla maruz kalmak istemiyorum. Derimi delsin, içime tükürsün, evime koloni kursun, bir de sıtma bulaştırsın. Eve gider gitmez o haini bulup, ellerimle öldüreceğim diye kuruluyorum iyice. Sonra birden on gündür aynı çatı altında yaşadığımız halde beni hiç ısırmadığını fark ediyorum. Az önce söylediklerim için kötü hissediyorum kendimi, ister istemez bir sempati geliştiriyorum benimkine. Bırak öldürmeyi neredeyse eve gidince öpeceğim. Bu düşüncemi dile getirdiğimde tüm sempatimi yok edecek, dahası iyice diş bilememe neden olacak bazı gerçekleri dillendiriyor bu kez arkadaş. Meğer sivrisinekler seçiciymiş, bazı insanların kanlarını emmek istemezlermiş.  Nedeni bilinmemekle birlikte bazı kişilerin kanlarını sevmezlermiş. Demek beni beğenmemiş haspam.

Tüm kızgınlığımla eve geldiğimde benimkinin cesediyle karşılaşıyorum. Evdeki tek alternatif ben olduğum ve o da bana tenezzül etmediği için açlıktan öldüğünü anlamam zor olmuyor. Tepesine dikilip şöyle bir bakıyorum. Bir peçetenin içerisinde çöp tenekesine doğru yaptığı son yolculuğunda peçeteye doğru eğilip şunları söylemekten alamıyorum kendimi: “Umduğunu değil bulduğunu yiyecektin artist!”

DENEDİK OLMADI

 

       Değişik bir toplumuz vesselam: Gelenek göreneklerimiz, yaşam tarzımız, olaylara bakış açımız, kendimiz koyup içinde boğulduğumuz kurallarımız, genel geçer ilkelerde bile kaideyi bozuşlarımız…

 İşi gücü bırakıp toplum olarak sadece yaptıklarımızı izlesek ne komedi filmlerine ihtiyaç kalır ne stand-up gösterilere... Orta Asya bozkırlarında at koştururken mi bu hale geldik, yerleşik yaşam mı bizi bozdu? bilmiyorum. Lakin tuhaflığın genlerimizde olduğu muhakkak.

İşin ilginci toplum olarak bu halimizden, tutumumuzdan, davranışlarımızdan, kurallarımızdan, yaşam tarzımızdan hepimiz de şikâyetçiyiz. Sanırım bu sebepten eğitimcilerimiz,  kişisel gelişim uzmanlarımız, psikologlarımız, psikiyatristlerimiz, güvenlik güçlerimiz, devlet büyüklerimiz, güngörmüş teyzelerimiz, yaşlı amcalarımız, beşikte kafa sallayanlarımız, kısacası en büyüğümüzden en küçüğümüze hepimiz yıllardır toplumu düzeltmeyi denedik, olmadı.  Hatta Avrupa Birliği bile olaya el attı. Bize hiç uymayan yasalarla bizleri kendilerine uydurmayı onlar da denedi, yine olmadı.

Ne diyelim, biz böyleyiz. Toplum olarak olmayacak yerde olmayacak tepkiler veririz, ağlanacak halimize güleriz, kimi zaman ölümüne misafirperveriz, kimi zaman en yakınımızı kapı dışarı edebiliriz. Her daim yardımseveriz ama ara sıra ne me lazım da diyebiliriz. Bazen merhamet abidesi, zaman zaman biraz asabiyiz. Karıncayı incitmekten çekinir, her şeyi kırıp dökebiliriz. Üzerinize afiyet acaba az biraz acayip miyiz? Lakin kimse düzeltmeye çalışmasın bizi. Yok yahu, vallahi biz böyle güzeliz!